Çanakkale Savaşı nedenleri sonuçları, yaşanmış olaylar

ÇANAKKALE SAVAŞLARININ MANA VE EHEMMİYETİ

"Çanakkale Savaşları, Türk Savaş Tarihi'nin bir harp safhası ya da Birinci Dünya Savaşı'nın yalnız bir parçası değil; o başlıbaşına dünyayı dize getiren
ve dünyanın en güçlü ordularını Çanakkale Boğazı'ndan geçirmeyen "muazzam bir olay veya dünya tarihinin dönüm noktalarından biri"dir."
"Bu bakımdan Çanakkale Savaşlan'nın ehemmiyeti ve azameti zamana bağlı kalmadan gelecek nesle
"Tarihî -Askerî -İçtimaî -Ahlâkî -Ekonomik ve Siyasî bakımdan mütemadiyen bir inceleme zemini olacaktır.
 Çünkü o, bütün cihan tarihi içinde cereyan eden yedi büyük olaydan ikincisidir. Bin yıllık Anadolu tarihimizin içinde ise
100'den fazla kazandığımız zaferlerin en büyüğüdür." Çanakkale geçilebilseydi bugün siz ve ben yoktuk.
Buna göre ülkemizin gerçek sahipleri Çanakkale Kahramanlaradır. Orada, Mustafa Kemal vardı. Seyit Onbaşı e Yahya Çavuşlar vardı.
Bigalı Mehmet Çavuş da oradaydı. Harputlu Ömer Çavuş, Ödemişli Ömer Onbaşı hep oradaydı.
Dünya askerlik tarihinde benzerleri hiç olmayan 27. ve 57. şehit Alaylar vardı. Mevzilerde kendisi nöbet tutup, erlerini istirahat ettiren
Binbaşı arif Beyler vardı. Yetiş ya Muhammed, vatanımız elden gidiyor diye feryat eden ve en önde nara atarak İngilizleri kovalayan Binbaşı Lütfü Beyler orada idi.
işte şunu unutmayalım ki, bugünkü bağımsızlığımızda onların hakkı vardır.
Başka bir ifadeyle inanılması güç ve hissedilmesi imkânsız zorluklara rağmen Kendilerini feda ederek şimdi üzerinde oturduğumuz bu ülkeyi savundular,
 orudular, bizi yetim ve vatansız bırakmadılar. Bu kahramanlar Trablusgarp Savaşı başından İstiklâl Savaşı sonuna kadar;
Çanakkale'den Bakü'ye, Galiçya'dan Arabistan çöllerine kadar tam 10 yıl ve 10 cephede vuruştular. 70.000 esirimizden 60.000'inin mezarları bile bilinmiyor.
Yalnız Çanakkale siperlerinde 250 Bin gencimiz kaldı. 19 Mayıs 1915 günü Arıburnu Savaşlarında 6.5 saat gibi kısa bir zamanda 10 Bin kayıp verdik.
2000'i İstanbul Tıp Fakültesi öğrencileri idi. Fakülte 1916-1921 yılları arası 5 yıl mezun veremedi. 22 Milyonluk Türkiye 13 Milyona indi.
Anadolu'da yaşayan her üç kadından biri dul kaldı. Her üç hanesinin birinden bir kişi Çanakkale'ye gelip ya şehit oldular ya gazi.
Yalnız Çorum ilimizden 4.400 şehidimiz Çanakkale siperlerinde kaldı. Türk Milleti, 1000 yıldır içten ve dıştan gelen son derece ağır tehdit ve terör
olaylarına karşı samimiyetle hürriyet, barış ve tevhit inancı için seve seve kanını sebil etmiş ve sayısız şehit vermiştir. Yani Tevhit,
Hürriyet ve İstiklâl uğruna en çok şehit veren millet; Türk Ulusu olmuştur. Onun için İstiklâl Marşı şairimiz,
Türk Vatanı için; "Toprağı sıksan şüheda fışkıracak", "Bastığın yerleri toprak diyerek basma, tanı.
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı" ifadeleri bu tarihî gerçeğin mübalağasız tespitinden ibarettir.
"Hülasa bu müdafaa üç mucize yaratmıştır: Hali kurtardı / Maziye azametini iade etti / Anadolu'da,
9 asırlık mevkiinde sükût etmek üzere iken onu kaldırdı. Onlar, denizden gelen çelik, ateş ve insan sellerine
İngilizlerin asla tahmin edemeyecekleri bir inatla pervasızca direndiler, ölümden ötesini ararcasına dövüşerek Türk Milletinin adını destanlaştırdılar.
Başka bir ifadeyle iman ve vatan sevgisiyle dolu göğüslerini düşman zırhlı ve askerlerine gerip, arzuladıklarına kavuştular.
Yani fennin, en son buluşları ile havadan yağdırılan kızgın çelik ve ateş sağanağını iman ve cesaret dolu göğüslerinde söndürdüler."
Kısacası Çanakkale'de doğulusu ve batılısıyla düşmana karşı el ve gönül birliği içinde karşı koyan aziz milletimiz; bugün tezgâhlanan bu oyunların da farkındadır.
 Bu fitneleri de zararsız hale getirecek güç ve azimdedir. Bunda kimsenin şüphesi olmamalıdır ve bu böylece bilinmelidir.



ESAS KAYBIMIZ - ACIMIZ

"Bir kere 100.000'den fazla "Öğretmen - Mülkiyeli - Tıbbiyeli" ve Türk Ocakları'ndan yetişmiş aydınımız erimiştir.
Sonraki dönemlerde de yerleri asla doldurula-mamıştır." Yani Çanakkale Savaşları, Türk Milletini ileriye taşıyacak münevverlerini tüketmiştir.
O günün şartlarında beyin takımı denilen ve küçümsenemeyecek sayıları bulan bu kayıpların ve özellikle
Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki yıllarda alabildiğine hissedilmiştir. Günümüzdeki yozlaşma da Çanakkale Savaşları ile irtibatlıdır.
Hülâsa, İngilizlerin tabiri ile "Çanakkale Savaşları, Türk ordusunun ve dolayısıyla Türk Milleti'nin gençliğini yiyip bitirmiştir".
İngilizler ve Fransızlar için de keza. Yalnız bir farkla; Biz niçin savaştığımızı ve neden öldüğümüzü biliyorduk. Buna değdi de.
Ama onlar, bir hiç uğruna harcanıp gittiler.

ALMANLARLA BİRLİKTE NEDEN SAVAŞTIK?

Bu soru hemen bütün turlarda soruluyor. Bu itibarla böyle özet bir yazıyı eserin baş tarafına koymanın faydalı olacağını düşündüm.
Başbakan Bismark 1870-1871 savaşında Fransa'yı yenerek 18 Ocak 1871'de Alman İmparatorluğu'nü ilân etti.
Buyükselişi hazmedemeyen İngiltere ise onu ezmek isteyecekti. Yani Almanların,
denizlerde ve sömürgelerde İngiltere ile rekabete girişmelerine asla tahammül edemezlerdi. Psikolojik oatak da ananevi
 Britanya İmparatorluğu böyle bir şeye asla katlanamazdı. Bu yüzden Almanların karşısında olan Rusya'ya yaklaşması gerekiyordu.
Ama 1791-1798 Rus-Türk Savaşlarından beri Rusya'nın Akdeniz'e inmesine engel olmak için 100 yıldır hep Osmanlı İmparatorluğu'nün yanında görünmeye
çalışmıştı. Ancak kendi hesabına da pek bir şey kazanamamıştı. Şimdi bu işten vazgeçmeli idi.
Mamafih kısa bir süre daha bu politikayı sürdürerek Kıbrıs'a yerleşti. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nün toprak kayıpları hızlanmıştı.
Artık ona da destekçi olmanın anlamı yoktu. Buna göre yıkılan ve yıkılmakta olan İmparatorluğun üzerine Rusların çöreklenmesi yerinde olamazdı.
Doğuda bir Ermeni Devleti'nin kurulması daha hesaplı olurdu. O halde hem Rusların yanında görünmeli ve hem de bu oyunu tezgahlamalı idi.
Bunun için 1880-1886 arası elaltından Ermeniler hep kışkırtıldı. "Ne var ki Sultan 11. Abdülhamit'in Ermeni Meselesindeki tavizsiz siyaseti bu oyunu bozdu.
Ama adı KIZIL SULTAN'a çıktı. Tahrikler sonucu Batı Başkentleri Ermeni Mezalimi adı altında İmparatorluğu telin mitingleri ile çalkalamaya başladı.
İşte telin mitingleri Berlin'de yankı bulmadı. Yani Almanlar olayı ciddiye almadı. Hem 1883-1895 arası askeri misyon da sağlanmıştı.
Yüzlerce Türk subayı ve ordu cerrahı eğitimlerini Almanya'da tamamlayarak hemen hepsi birer Alman sempatizanı olmuşlardı.
Enver Paşa ise başta geliyordu. O halde Osmanlı, Almanlarla neden işbirliği yapmasın ki? İşte böyle düşünenler az değildi.
Sonra bu sıralarda iki memleket arasındaki ticaret de iyice hızlanmıştı. 1880'de Türkiye'nin Almanya'ya 2.5 Milyon Marklık ihracat hacmi
1905'te 71 Milyon Markın üstüne çıkmıştı. Nihayet 1897'den 1912'ye kadar İstanbul'un Alman sefiri olan Baron Marschol von Blederebttein,
bu dostluğu iyice geliştirerek Birinci Cihan Savaşı için Alman-Türk İttifakını gerçekleştirmiş oluyordu. Enver Paşa nerede Alman Sefiri orada idi.
Diğer yandan İngilizlerin iki yüzlü siyasetleri Osmanlı Yönetimini iyice bezdirmişti. Bu bakımdan Enver Paşa, "Eh be canıma yetti" deyip 2 Ağustos 1914 günü
Alman Elçisi ile Rusya'ya karşı ikili gizli bir andlaşma imzaladı. Bu sıralarda gene beklenmedik bir hadise daha oldu, şöyle ki;
Osmanlı İmparatorluğu Yunan ve Ruslara karşı deniz gücünü kuvvetlendirmek için İngiltere'ye iki gemi siparişi vermişti. Sultan Osman ve Sultan Reşad.
Gemiler tamamlanmak üzereydi. 7.5 Milyon Sterline mal olmuşlardı. Paranın % 90'ı peşin ödenmişti. Çoğu da halktan toplanmıştı. Dul kadınlar bile saçlarını
satarak o gemilere vermişlerdi. Hâl böyle ikin İngiltere Hükümeti, Almanlarla olan ilişkilerimiz ve Alman-İngiliz çatışması ihtimaline karşı
3 Ağustos günü gemilerin Türkiye'ye verilemeyeceğini ilân etti. Artık niyetleri anlaşılmıştı ve Osmanlılara saldıracaklardı.
Hiç beklenmedik bu hadise karşısında Osmanlı Hükümeti ve halkı adeta şok olmuştu. İkdam Gazetesi şiddetli bir İngiliz ve Rus aleyhtarlığına girişince
 /ancak bu gazete işinde Almanların parmağı vardı/ İngiltere ve İmparatorluk birbirlerine saldıracak derecede savaş haline gelmişlerdi. Artık bir şey yapılamazdı.
 Ok yaydan çıkmıştı. Tam bu sırada ise iki Alman gemisinin "Breslau - Goeben" Çanakkale Boğazı'ndan içeri girmesi bardağı taşıran son damla oldu.
 İngiltere'nin siparişimiz iki gemiyi vermemesi ve Türkiye'nin bu iki Alman gemisine Çanakkale Boğazı'ndan geçme izni vermesi ve bunlara ilave Yunanistan'ın
Türkiye'ye inat ABD'den iki gemi satın alması; Osmanlı Devletinin Almanya ile birlikte savaşmaları için başlıca görünür sebepleri idi.
Şimdi işin esas püf noktasına gelince: Osmanlı Yöneticileri, Almanların İngiliz ve Ruslarla savaş halini biliyorlardı ve bu savaşı mutlaka
Almanların kazanacaklarına inanıyorlardı. Kendileri de en son olarak Kafkasları kaybettikleri gibi, Balkanlar da elden çıkmıştı.
Alınanlarda ilk anda Rusları ve Fransızlan ezmişlerdi. Bunun için Almanlarla savaşa girerlerse kaybeden kendileri olmayacaktı.
Dahası kaybettikleri toprakları da geri alabileceklerdi. Hatta Enver Paşa, Kafkaslar ve Afganistan üzerinden Hindistan'ı işgali bile hayal ediyordu.
Onun bu niyetini Alman Paşası Liman Von Sanders'ten başkası bilmiyordu. Zira burada Padişah, Sadrazam ve Hükümet falan yoktu. Her şey Enver Paşa idi.
O Almanlarla birlikte savaşa girilecek dedi ve girildi. Sarıkamış yenilgisinde 100 Bin Mehmetçik karların içine gömüldü, padişah bu olayı dört ay sonra öğrendi.
Kısacası o gün için İmparatorluğun en kudretli adamı Enver paşa idi. Astığı astık, kestiği kestik. İstediğini emekli istediğini idam ettirirdi.
Yalnız burada çok önemli bir mesele daha vardı. O da şu idi: Bir kere Avrupalılar ve Ruslar artık Osmanlının her işine burunlarını sokuyorlardı.
Bu da imparatorluğu- canından bezdirmişti. Bu yüzden savaşa girilmiş, girilmemiş değişen bir şey olmayacaktı.
Hasta Adam ilân edilmiş ve paylaşılma nasıl olsa denenecekti. Dünya başlarına üşüşecekti. Buna Almanlar da dahildi. Herkes bunun farkında idi.
Bu bakımdan Enver Paşa'ya destek de vardı. Özellikle genç subaylar Balkan lekesini silmek istiyorlardı. Balkan Savaşı'nda esir düşüp sonra evine dönen
 Üsteğmen Saffet Bey'e refikası Fatma Hanımın; "yürü Çanakkale'ye alnındaki lekeyi sil de gel" demesi anlamlı idi.
Hülâsa silahla bir çıkış yolu aramalarında bir sakınca yoktu. Bırak şanslarım bir de öyle denesinler. Çünkü kaybedecek pek bir şey kalmamıştı.
Balkan ve Kafkaslar elden gittikten sonra... Ama olmadı. Şansları yaver gitmedi. Ulu çınar ömrünü tamamlamıştı. Son bir defa Çanakkale'de dalgalandı
ve sonra da uçup gitti. Ama öyle bir miras bıraktı ki; Anadolu'ya gömdüğü şehitlerin isimlerini bile tarih sayfalarına sığdıramazsınız.
Dahası dünyayı toplasanız, Çanakkale Kahramanlarının, dedelerinin mezar taşlarını bile okuyup-bitirmeye ömrünüz yetmez.
ÇANAKKALE SAVAŞLARINA GELİŞİN TARİHİ SEYRİ

Milâttan önce l.yy'dan-Milattan sonra 7.yy'a kadar dünyanın tek hakimi Romalılar idi. İranlılar zaman zaman karşı gelse de etkili olamıyorlardı.
İslâmiyetin çıkışı ve Kudüs'ün fethi ile Roma kendisine bir rakip çıktığını anlamıştı.
Bu itibarla Batının Doğuya gerçek tepkisi Kudüs'ün fethi ile başlamış Malazgirt darbesi ile de derinden sarsılan Batı ve Bizans,
Müslüman Türklere karşı korkunç planlar yapmaya başlamışlardır.
Ama kader çizgisi değişmedi. Batılılar son Haçlı Seferini düzenledikleri zaman, Osmanlı akıncıları Tuna nehrini çoktan geçmişlerdi.
Yani Batının bütün tedbir ve muhalefetine rağmen dünyanın kalbi olan boğazlar
ve Anadolu Türk milletinin eline geçmişti.
Bu olayın dünya medeniyet ve savaş tarihinde misli ve dengi bulunup gösterilemez. Ne var ki; Batı pes etmedi ve Milâdî 700 yılında başlattığı kavgayı
1683 Viyana Bozgunu ile kazanmış oluyordu. Görülüyor ki 700'den 1683'e 983 yıl sonra bütün bir Batı tarihinden gelen kin ve nefretle
Osmanlıyı paylaşma yarışına girmişlerdir. Osmanlı ise son girdiği Trablusgarp ve Balkan Savaşı'nın yenilgisi sebebiyle Maliyesi iflasa girmiş,
ordu zayıflamış, diplomasisi yetersiz kalmış ve savaş gücü de tükenmişti. Yani 600 yıllık Devleti Aliye içeride ve dışarıda saygınlığını yitirmiş bir devlet
görünümünü arz ediyordu. Artık, o elinde kalan toprakları üzerinde büyük devletlerin emelleri olan bir ülke idi.
İşte İmparatorluk böyle bir talihsiz durum sergilerken, özellikle Almanya güçlenen ekonomisi ve silah gücüyle kabına sığmıyor ve taşıyordu.
Bunun için İngiltere ve Fransa'yı ezip Avrupa ve dolayısıyla dünya liderliğine soyunmak istiyordu. Bir bakıma Osmanlının yerini almak arzusundaydı.
Mamafih bunu ona hissettirmek istemiyor ve bir bahane arıyordu. İstenen de oldu. Zira Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Ferdinand ve eşi
28 Haziran 1914 günü Gavrilo adlı bir Sırp genci tarafından öldürüldü ve l ay sonra Macaristan orduları Sırbistan'a saldırıya geçtiler.
Gelişen olaylar karşısında 31 Temmuz 1914 günü de Ruslar Macaristan'a karşı Sırpların yanında yer aldı. Bu defa Almanlar durur mu?
l Ağustosta Rusya'ya ve 3 Ağustosta Fransa'ya taarruza geçtiler.Alman birliklerinin 4 Ağustos 1914 günü Belçika'yı işgal etmeleri üzerine bu defa İngiltere
5 Ağustos 1914 günü Almanya'ya savaş ilân etti ve Fransa'nın yardımına da 300 Bin asker gönderdi. l Kasım 1914 günü ise Ruslar Osmanlıya savaş ilan ettiler.
 11 Kasımda da Osmanlı, Rusya, Fransa ve İngiltere'ye savaş ilânında bulundu. Buna göre; Almanlar ve Osmanlı ikilisi; İngiliz, Fransız ve Ruslar üçü ittifak etmiş
oluyorlardı. Böylece I.Dünya Savaşı başlamış sayıldı. Diğer taraftan l Ağustos günü başlayan Rus-Alman savaşında;
Alman orduları Tanenberg ve Masurian gölleri civarında ağır kayıplara uğradı, silah ve cephane sıkıntısı başladı. Bunun için Ruslar 2 Ocak 1915 günü
bir Türk Cephesinin açılmasını istedi ve silah yardımı yapılması teklifinde bulundu. Bunun üzerine İngiltere 13 Ocak 1915 tarihinde savaş meclisini toplayıp,
 Çanakkale Cephesi'nin açılacağını bildirdi. Mamafih burada şunu da unutmamak lâzımdır. Esas Çanakkale Cephesi'nin açılış sebeplerinden biri de
 Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesi ve böylece İngiliz ve Fransız çıkarlarının tehlikeye düşmesi de Osmanlı ile savaşa girme sebepleri arasındadır.
Burada İngiliz ve Fransızlar, Ruslara kendilerinin de savaşa katılması şartı ile yardım sözü verdiler. Ruslar ise 26 Ocak 1915 tarihinde verdiği cevapta
donanmasının zayıf olduğunu ve savaşa katılamayacağını ve ancak "Askold" isimli bir savaş gemisini gönderebileceğini bildirdi ve öyle yaptı.
28 Ocak 1915 günü Savaş Konseyi'ni toplayan Bahriye Bakanı Churchil, Çanakkale Boğazı'nı zorlama plânını görüştü.
Plân kabul edildi. Saldırı yalnız donanma ile yapılacaktı. Boğazı zorlamakla görevli Amiral Carden ise yalnız donanma ile zorlanmasına karşı idi.
Mamafih müttefik donanma Aralık 1914'ten beri Boğaz etrafında dolaşıyordu. İlk saldırılarını da 3 Kasım 1914 günü yapmıştı.
Sonuç itibarıyla 2 Şubat 1915 günü Savaş Konseyi'nin kararı İngiliz Kabinesi tarafından onaylandı. Çanakkale Boğazı zorlanacaktı.
2 Mart 1915 günü de Ruslar her ihtimale karşı İstanbul'un kendilerine verilmesi için İngiltere'den güvence istedi.
İngilizler ise Fransa ile görüştükten sonra 12 Mart 1915 günü verileceğine söz verdiler. Yani İstanbul noksansız Ruslara teslim edilecekti.

BOĞAZA İLK SALDIRI

3 Kasım 1914 günü ve ikinci ciddi saldırı 19 Şubat 1915 günü saat 10.00'dan 17.30'a kadar sürdü. Üçüncü büyük saldırı 25 Şubatta oldu. 4-5 saat sürdü.
27 Şııbat'ta bir saldırı daha gerçekleştirildi. Bundan sonra ise l ile 17 Mart arasında hemen her gün küçük çaplı da olsa Boğazın iki yakası bombalandı durdu.
Boğazdaki top sayımız, 18 Marttan önce 230 idi. 18 mart günü bunların yalnız 82'si kullanılacaktı. Diğerleri ise o zamanki teknolojinin 30-40 sene gerisinde idi.
Üç İngiliz Tümenindeki top sayısı ise 279 idi.

18 MART KAHRAMANI

Amiral Dörobeki, 17 Mart Toplantısında komutanlarına hitaben; "Efendiler yarın akşam Marmara'da olacağız" gibi büyük bir söz söylemişti.
 Amiral her ihtimale karşı 17 mart 1915 gecesi saat 21.30'da Karanlık Liman'm temiz olduğuna dair bir rapor istemişti. Karanlık Liman temiz denildi.
Amiral bu hayalle uykuya daldığı sırada ve saat 22.30'da Çanakkale Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanlığfnın telefonu çaldı. Kumandan Binbaşı Nazmi;
- Buyrun ben Binbaşı Nazmi,
- Ben Mirliva Cevat
- Emredin Paşam. Nazmi Bey, biraz bana kadar gelebilir misiniz?
- Başüstüne Paşam, şimdi geliyorum.
- Teşekkür ederim Binbaşım.
Telefonu kapattı. Hemen daireden çıkan Nazmi Bey, karargâha, paşanın yanına geldi. Paşa, Nazmi Bey'e olan bitenleri anlattı ve;
-Mevcut kaç mayınımız var Binbaşım?
-Yirmi altı tane Paşam.
-Güzel. Bunları bu akşam Karanlık Liman'a ve bir hat üzerine dökebilir misiniz?
-Derhal Paşam.
-Teşekkür ederim Nazmi Bey.
-Nusrat'ı, Nara'dan şimdi getirmiştim. Kılavuz Yüzbaşı Hafız Bey de hazır emir bekliyor efendim.
-Ne zaman hareket edebilir siniz?
-24.00'te hareket edebiliriz Paşam!
-Hemen. Cenabı Hak muvaffak etsin. Her türlü tehlikeden korusun.
-Amin. Efendim.
Sonra Nazmi Bey, Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Önyüzbaşı Birinci Çarkçı Ali, Yüzbaşı Ahmet, Teğmen Hasan ve 54 kahraman er,
Karanlık Liman'm yolunu tuttular ve 03.20'de görev tamamlandı, geriye dönüldü. Saat 05.40'ta Nusrat Çanakkale7ye girmişti.
İşte ertesi günün ilk yarısında dünyayı Çanakkale Boğazı'ndan geçirmeyecek olan 26 mayın böylece pusuya yatırılmış oluyordu.
Burada İngilizler, 18 Mart yenilgisinin ezikliğini "Karanlık Liman'da mayın kalmamıştır" diye Amiralliğe rapor veren bir kişiyi asarak gidermeye çalışmışlardır.
Zira Nusrat bu telsiz raporundan 5 saat 50 dakika sonra Karanlık Liman'ı mayınlamıştı.
Burada Kurmay Albay Gıyasettin Bey'in 1966 tarihinde Donanma Dergisinde yayınlanan şu sözlerini de kaydetmek isterim.
"Bazı masabaşı yazarları bu mayınların 10 gün evvel döküldüğünü yazmak gafletini göstermişlerdir. Bunların zavallı Binbaşıyı haksız yere kurşuna dizen
 makamların kendilerini kurtarmak için uydurdukları bu hikayenin tesiri altında kaldıklarına hiç şüphem yoktur. Bu sözlerimizi o zaman çıkan
Donanma Dergimizin 1738. sayfasındaki yazı ve Çörçil'in Revü Paris Dergisine yaptığı beyanat da teyit eder mahiyettedir.
Nusrat Mayın Gemisi görevini tamamlayıp Çanakkale'ye dönerken onlar da Bozcaada açıklarında hazırlıklarını tamamlamak üzere idiler.
Amiral Gemisi Quin Elizabeth önde, Agamemnon, Lord Nelson, Infleksıbl vs. onları takip ederek saat 08.30'da Boğaz'ın önlerine geldiler.
10.30'da Boğaz'dan içeri girdiler ve tertiplerini alıp 11.30'da savaşı başlattılar 11.39 da da bizimkilerden cevap geldi.
12.20'de bütün Türk bataryaları birden ateşe başlayınca düşman kendini ateş çemberi içinde buldu. Artık yer-gök zıngır zıngır titriyordu.
Böylece dünyanın en büyük deniz savaşı da başlamış oluyordu.
Bu hal üzerine 3 saat kadar devam eden savaşta, düşmanın en büyük gemilerinden biri olan Buve'ye şayanı hayret bir şekilde 4 Türk Obüsü birden isabet etti,
 2 dakika 35 saniye sonra da 26 mayından birine çarptı ve 2 dakika içinde batıp gitti. Saat 13.55'te Fransız Golva da ağır yaralanmıştı.
Bu yüzden filo geri çekilmek zorunda kaldı ve Golva, Tavşan adalarında karaya oturtularak terk edildi. Perişan olarak geri çekilen
Fransız Filosu yerini İngiliz Filosuna bıraktı. En önemli gemileri Infleksıbl, Albion ile Osean idi. Ancak Anadolu Hamidiyesi ile
 Rumeli Mecidiyesinin atışlarından isabet alan Insfleksıbl. Buve'nin akıbetine uğrayıp yok oldu. Saat 16.15 idi. Batan gemiyi kurtarmaya koşan
 Osean zırhlısı ise neye uğradığını şaşırmıştı. Zira Seyid'in mermileri Osean'ın peşini bırakmıyordu ve en son 26 mayından birine de isabet edince
Okyanus adıyla da anılan yarım dünya Boğaz'ın sularına kapılıp gözden kaybolup gitmiştir.
Hülasa, 18 Mart günü savaşa giren düşman gemilerinin hepsi en az 15 yara almış, Buve, Osean, Irfleksıbl ile 7 mayın gemisi batmış, 1273 ölü ve 647 insan kaybı,
 45 top ve sayısız mermi harcamıştır. İngiliz itibarı ise iyice sarsılmıştır. Yani dünyanın en büyük donanması, en büyük darbeyi yemiş olarak
Çanakkale Boğazı'nı terk etmiştir.




KOCA SEYİT

"Peki, peki Etem. Bu lâfları her zaman, çok anlatıyoruz, hani biraz da övünmek gibi geliyor bana amma yalınız ortalık yine pek iyi değil.
Hınzır gavurlar yine pek üredi. Kırılacak yer arıyor domuzlar, onlara güven olur mu? Belkim bize de yükleniverirler. Şimdi büyük ata da rahmetlik oldu.
Onun için eskiler anlatmalı, yeniler de bundan hisse kapmak. Öyle ya Ahmet'le bizden geçti artık.
Bu vatanı bekleme nöbeti Murat, Etem gibilerin. Amma, iş başa düştü mü, acep biz durur muyuz ki, koşa koşa gideriz.

Gavurdan hiç korkulmaz oğlum, gavur bu gözü kaçmadadır daima. Şimdi iyi dinleyin bakayım. Seferberlik savaşında işte Ahmet de oradaydı,
amma birliklerimiz ayrıydı. Bizim batarya topları Çanakkale'nin karşı kıyısında, Urumeli Mecidiyesinde mevzilenmişti.
Lâfı çok uzatmayalım. Mart'ın 17 sinde Komutanlıktan bir haber çıktı: "Bütün topçular, birlikler tetikte dursun, yarın büyük bir düşman zorlaması olacak" denildi.
 İyi ya, hadi bakalım geleceği varsa göreceği de olur elbet, dedik biz de. Batarya komutanımız bir türkü öğrettiydi, başladık onu söylemeye;
"Çanakkale Çanakkale" "Geliyor düşman hergele" "Ölmek varsa da yok kaçmak" "Geçilmez bu çelikkkale"
O geceyi uyumadan heyecanla geçirdik, sabahleyin erkenden hazırlanıp toplarımızın başına geçtik. Gözlerimiz boğazın mavi sularına baka baka başladık
davetsiz misafirleri beklemeğe. Gün bir adam boyu kalmıştı ki, ileriden birkaç gemi belirdi. "Hah, işte göründü bizim misafirler.
Şunlara mümkün mertebe iyi bir karşılama töreni yapak" dedik. Ağır ağır boğaza yaklaşıyor bunlar.Bir de bayraklarına bakıp iyice tanıdık
Fransız zırhlıları. Ama yedi sekiz parça var. Bunlara bir başladık ateşe, ver yansın ateş, ha bakem. Onlar da bize. Velâkin çabucak şaşkına döndüler.
Perişan ettik hınzırları /Büve/ isimli bir zırhlılarını batırdık, gerisi de alevler içinde geldikleri yere kaçıp gittiler. Çarpışmanın esas öğleden sonrasına bak sen.
Ule değil mi Ahmet? Yarım Dünya "Küinelizabetin" derdik İngilizlerin bir zırhlıları vardı, manevrası çok keskindi hıılzınn.
Ülen on beş, on altı parça ingiliz gemisinin önüne düşüvermiş te bir geliyor ki amma iki yakaya ateş saça saça.
Alimallah Fransızların öcünü almak için köpürmüş hınzırlar. Ateş menzilimize girince biz de başladık mı.
Bir karıştı ortalık, top, tüfek gümbürtüsünden yıkılıyor boğaz. Ver gitsin ateşi, onlar bize, biz onlara. Onlar ileri zorlar, biz üstlerine yağdırırız bombayı.
 Ulen y ilmiyor domuzlar. Boğaz alev alev yanıyor alimallah. Cehennem yerine döndü ortalık.
 Derken o Yarım Dünya dedikleri zırhlı Anadolu yakasına kıçını yanaştırıverip de bir başladı bizim üstümüze ateşe amma buldurdu bizi ulen,
başladı iki yakamıza gülle yağmaya. Hemen bizim takım komutanı Fahri Bey, "Sığınağa gir" emrini verdi.
Bir sığınağa doğru koştuğumu biliyorum, bir gümleyiş oldu amma sanki yer yerinden oynadı, gerisini hatırlamıyorum gayrı. Neden sonra gözlerimi açtımdı,
 uzatıvermişler beni, başımda bizim top neferlerinden N iğdeli Ali bekleyip duru.
-Ulen Ali ne oldu bana?
-Bir şeyciğin yok Koca Seyit. Sadece biraz kendinden geçmişin. Yaran filan hiçbir şeyciğin yok.
-Deminki o gürleyiş neydi ulen Ali? -Cephaneliğimiz infilâk etti Koca Seyit. -Deme ulen Ali, ya başka?
Ali'den ses gelmedi. Şöyle durup da gözüm iki yana kayıverdiğdi, etrafımız insan parçacıkları, cesetler yığılıp durur. Yürekler acısı canım.
-Ulen Ali, bunlar ne böyle, nerede bizim öteki arkadaşlar? Ali'nin başladı gözlerinden yaşlar dökülmeye.
-Sorma Koca Seyit. Öteki arkadaşların kimisi gördüğün gibi şehit, kimisi de yaralı. Tam on dört şehit, .yirmi dört yaralı verdik Koca Seyit.
Ortada sağ kalan senle ben. Fahri Bey de ağır yaralı. Birkaç dakikacık daha yetişmeselermiş ikimiz de ölecekmişiz. Bereket sıhhiyeler yetişmiş de kurtarmışlar,
ikimizi patlayan mermilerin kaldırdığı topraklar gömmüş, fakat
benim başımın biraz yeri açıkta kalmış da havasızlıktan bunalmamışım. Senin ise her yerin gömülüydü. Ulen, diri diri mezara girdiydik ya Seyit. Sıhhiyeler
az önce yaralıları taşıdılar. Onlar senin için"Damarları atıyor, tehlikeli tarafı yok. sadece bayılmış o kadar. Sen başında bekle şimdi canlanır" dediler. Ben
de başındayım işte."
Divane Ali hem anlatıyor, hem de hüngür hüngür ağlıyordu. Ben deli gibi olmuştum. Ayağa kalktım. Gözlerimi şehit arkadaşlarımın üzerinden bir türlü ayıramıyordu
m. Bazılarının bedeninden kopmuş el, ayak parçalarına baktıkça tüylerim diken diken olup. hırsımdan her tarafım zıngır zıngır titremeye başladı.
Denize doğru bir baktım ki hınzır gavurlar ateş yağdıra yağdıra hâlâ ileri ileri zorluyorlar. Toplara baktım bir bızim top meydanda.
Öteki iki top toprağa gömülmüş, hiç görünmüyorlar. Bizim de topun da mataforası /mermiyi kaldıran vinç/ kopmuş. Sonra topun yanındaki gülleleri gördüm.
 Onlar bakarken ulen, o iri iri gülleler bana ufacık ufacık birer oyuncak gibi gelmeye başladılar.
Ali"ye seslendim: "Ulen Ali, çabuk yetiş, bana yardım et" dedim ve yürüdüm güllere doğru. Ali benim ne yapmak istediğimi anlamıştı.
Ali, "Ne yardımı ulen Koca Seyit? Delirdin mi sen, kaç okkadır onlar bilin misin? Tam 215 okka /275 kilo/. Acep iki kişinin, beş kişinin harcı mı onları kaldırıp da
-namluya koymak. Görüyorsun ki, matafora bozuk. Yüz okkalık adamları kaldırıp da yere vurmasına benzemez bu iş, demir bu, et değil" dedi.
Lâkin benim gözüm kızmıştı bir kere. Belki de Allah, "Yüklen Seyit, gücün, kuvvetin bende" diyordu. Ali'ye: "Ulen Ali, bu acılara dayanılır mı?
 Bana çok dokundu ya bu, hani benim teağmenim, hani benim Memet Çavuşum, hani benim Konyalı Ömerim, hani otuz altı arkadaşım, nerede len onlar?" dedim
 ve Besmele çekip de "Vatanın, milletin için göster kendini gayrı ya Seyit" deyip bır karakucak ettim güllenin birisini amma birden havaya kaldırmışım.
Ali, görünce şaşırdı zavallı, "Yaşa Ulen Koca Seyit" dedi ve koşa koşa yanıma geldi, namlunun içine sürerken o da yardım etti gayrı.
Eyice yerleştirdik gülleyi namluya. Önde giden geminin birisine nişan aldım, "Ali dedim sen de : teki gemiye iyi bak" Ya Allah deyip de odakladım buna.
Ali hemen "Vurdun Koca Seyit" diye bağırarak düştü. Ben "Şayi mi ulen Ali, deme ulen" deyip -anmaya inanmaya gözlerimi o tarafa kaydırdım,
 geminin olduğu yerde bir uman yayılıverdi, biraz sonra duman dağılınca iyice baktık ki gemi yanlamış, içinde bir telâş, bir tarafını su gömmeye başlamış bile.
Birkaç lakika sonra bizim batarya komutanı Hilmi Bey'le bir Alman zabiti koşup geldiler. Hilmi Bey, "Ulen Koca Seyit, sen mi ateşledin topu?" dedi.
Ben seslenmedim Ali, "Evet Komutanım, koca Seyit ateşledi. Hem komutanım gülleyi de tek başına kaldırdı" dedi.
Hilmi Bey, "Aferin ulen Koca Seyit, batırdın gemiyi be. Şehit arkadaşlarının intikamını fazlasıyla aldın."
Ben, "Bırakmam, alırım komutanım" dedim
Hilmi Bey, "Bir gülleyi daha kaldır da ben de göreyim Koca Seyit" dedi. Ben, "Baş üstüne Komutanım" deyip gülleyi kaldırdım ve sürdüm namluya, onu da
Hilmi Bey ateşledi. Hilmi Bey gözlerimden öptü, Alman zabiti de şaşkın şaşkın bana baktı, sonra gelip bir şeyler mırıldana mırıldana elimi sıktı.
Böylece öğleden sonraki savaşta da İngiliz gemilerinden ikisi batmış /Koca Seyit'in batırmış olduğu OSEAN gemisiyle İREZÎSTIBL gemisi/ üçü beşi de ağır yaralar
 alarak savaş dışı edildi, gerisi de pabuç pahalı diye kaçtılar. Biz de zaferi kazanmış olduk. Akşam geç vakit Cevat Paşa geldi yanımıza.
Şehitler için hem gözyaşı döktü, hem de benim yanaklarımdan öptü. Bir de onbaşılık nişanı getirmiş, onu da kendi elleriyle koluma taktı ve
"Söyle oğlum, mükâfat olarak başka ne istersin?" dedi. Ben de "Sağol Paşam, mükâfatımı verdiniz, başka bir şey istemem" dedim.
Cevat paşa, "Olmaz oğlum, senin hizmetin çok büyük, iste daha bir şeyler" deyip ısrar edince, bu defa ben de günlük tayın olarak elin yarısı kadar peksimet
veriliyordu, işte yüzü sorun Ahmet'e ve bu bize yetmiyordu; "Çift tayın verirseniz memnun olurum Paşam" dedim. Paşa "Ne demek, olsun oğlum, hemen verelim,
sana çift değil beş tayın bile azdır. Peke peki, hemen bu günden itibaren verelim" dedi ve yanındaki zabitlere "Bu kahramana bu günden itibaren çift tayın veriniz"
diye bildirdi. Birkaç gün çift tayın yedim, sonra ikinci tayın boğ3azımdan geçmez oldu. Kendiliğimden tekrar tek tayın yemeye başladım.
O gün Cevat Paşa'nın denize bakarak söylediği şu sözleri hiç unutamam: "Geldiler... Gördüler... Belalarını buldular!.."
Zafer gününden üç beş gün sonra 19 Fırka Komutanı Mustafa Kemal Bey de duymuş ve beni çağırtmış, yanına gittim.
O zaman onun rütbesi kaymakamdı /yarbay/. Maydos'ta Piyade Fırkası'na komuta ediyordu. Lâkin "çok yaman bir zabitmiş" diye arasıra neferler arasında sözü
edilirdi. Hani ben de onu görmek istiyordum. Neyse postasıyla vardık çadırına. İkimiz de karşısında önce birer selam aldık ve bir çivi gibi dimdik durduk.
Şimdi ben boyna onu bakıyordum. Mustafa Kemal Bey, masasının başında oturmuş bir şeyler yazıp okuyordu. Kemal Bey'in postası nefer, "Koca Şey it'i getirdim
Komutanım!" dedi.
Bir dakika hiç kıpırdamadan durduk. Sonra başını kaldırdı, bana baktı; "Edremitli Koca Seyit sen misin?" dedi.
Ben, titreye titreye "Evet komutanım, benim" dedim. Aman Allahım o ne heybet, o ne gözler, o ne bakışlar. Karşısında acaba durmak kabil mi,
heyecandan uçacaktım canım. Posta neferine "Bize iki kahve getir oğlum" dedi ve yerinden kalkıp yanıma geldi, eliyle şöyle bir omzumu yokladı,
 gözleri üzerime çakıldı: "Rahat dur yavrum, hiç sıkılma yok, bak ben de senin gibi insanım, şöyle bana dön de gözlerini bana çevir" deyip alnımdan öptü.
Beni yanına oturttu, sigara vermek istedi, ben içmem deyip almadım. Kahveler geldi, karşılıklı sıkıntıdan
terleye terleye içtik. Bana "Güreşir misin, memleketinde ne iş yaparsın, evli msin. çoluk çocuk var mı?" dedi. Ben de: "Birazcık güreşirim, rençberlik
yapanz, evli değilim" dedim. "Kaç yıllık askersin?" diye sordu. "Altı yıllığım"
dedim. "Düşmanla neden savaşılıyor?" dedi. "Yurdumuza saldırdıkları için"
ledim. "Saldırmazlarsa?" "Savaş olmaz Komutanım" cevabını verdim. Sonra,
"Buraya yine beklerim, haydi bakalım yiğit yavrum, güle güle birliğine" dedi ve
elimi sıkarak beni uğurladı.
Bu görüşmemizden sonra Gazi'nin yanına bir kere daha vardım. O zaman da beni çok iyi karşıladı. Çok ısınmıştım, Mustafa Kemal Beye.
 Hani hiç yanından ayrılmak istemiyordum. Çok sevmiştim onu. Daha sonra Yunan işgalinde duyduktu, Mustafa Kemal bir cephe kurmuş Anadolu'da.
 Hemen bir kolayını bulup attım kendimi onun ordusuna. İşte bir kere de orada gördüm onu. Yunana yaptığımız Büyük Taarruz'un ikinci günü
/28 Ağustos/ bir iki yerimden yaralanmıştım. Beni top çeken katanalardan birisine bindirdiler, sahra hastanesine
götürüyorlardı. Meğer Mustafa Kemal Paşa da yolumuz üzerindeymiş. Bir bakınca hemen beni tanımış. "Sen misin Koca Seyit? Çanakkale Kahramanı Koca
Seyit, Kurtuluş Savaşı Kahramanı Koca Yiğit" dedi ve sonra arkadaşlarına dönerek:
"Bu millet yenilmez, değil mi içinde kahraman Seyitler, Ahmetler, Mehmetler var. Bu millet önünde durulmaz arkadaşlar. İşte bana cesaret, güven verip,
Kurtuluş Savaşı'na zorlayan bu yiğitler olmuştur. Bu büyük zaferi kazanırsak, onlara borçlu olacağız..." Daha sonra da yanımdaki sıhhiyelere
"Çabuk götürün, iyi bakın bu yiğide" dedi ve yanından ayrıldık. Hastaneye vardığımızda öyle bir baktılar amma meğer Büyük Gazi hemen arkamızdan
 telefon yapmış. Neysem, biz hastanedeyken büyük zafer kazanılmış, yunanlılar Akdeniz'e dökülmüş.
Duyunca bu haberi, bir sevindik, bir oynaştık, deme gayri; sevine sevine öyle geldik köye. Cumhuriyet kurulduktan birkaç yıl sonra
büyük Gazi memleket gezisine çıkmış, bu arada da Havran'a uğramış. Köye bir haberci geldi.: "Çabuk Seyit. Gazi seni istiyor" dediler.
"Ülen, Gazi Ankara'da ya, ben nasıl giden oraya" dedim. •*Ulen, haberin yok mu, Gazi Havran'da ya, bugün Havran'da yatacak O" dediler.
Ben gayrı sevincimden uça uça bayır aşağı Havran'a doğru bir yollandım, yatsı sıraları geldim kaldığı eve. Yanında hanımı Lâtife de vardı.
Son olarak bir de orada görüştük. Eee lâf bitti, çok başınızı ağrıttık amma, bize müsaade edin de kaçalım gayrı".


ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL
3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey'in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları'yla ilgili sunuş yazısında:
"Takdimine cür'et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale'nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı
üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim." İlgili yazı şudur:
"Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin
vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla "Milli Misak" hududunu çizdirdi.
 Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu
 muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak
Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi'ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla
 Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü'nün güneyinde Kereviz Dere'den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi'nde, Saros sahilinde
nihayet bulan beş buçuk, altı km.'lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları,
yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan
düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı,
 Anafartalar batısında Suvla'nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor,
 binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor,
sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar,
başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle,
obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran,
parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın
mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya,
geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah'ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir.
Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur'anda bu ölçü takdir manasınadır.
Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz.
"Harp, Savaş" yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor,
infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle
beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden
görmüyordu. Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi:
 "Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda" numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor.
Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma'kesi oluyordu.
 Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı.
 Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü.
Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor,
cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin
sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından,
 gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu.
Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu. Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin
/Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu.
Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim
alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk. Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün,
bir lâhza Kocaçimen'e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı
ATATÜRK'ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için
 istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman
Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese
kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle
memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da
 ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı. Türk'ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale'ye münhasır değil, Kafkas'ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina'nın, Irak'ın kızgın ve ateşin çöllerinde,
Hicaz'la İran'ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya'nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya'nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla
 çarpıştık. Türk'ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore'de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor.
Şehamet destanları yaratarak Türk'ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor.
Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline
karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını
gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in sözlerinden ilham alarak
 "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış" vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa!
Türk'ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!
ALAY KOMUTANI YARBAY ŞEFİK BEY

Şimdi 1952 Cesarettepe Mehmet Çavuş Şehitliği'ndeyiz. Çanakkale Savaşları'mn 27. Alay Komutanı olan Mehmet Şefik Bey, uzun boylu, yüz hatları derin
çizgilerle resimlenen, ince yapılı, kumral kırmızı bir zat. Elbetteki yaşlı, fakat vücudunun dikliğinde sağlam bir asker heybeti var. Mikrofonun başına geldiği vakit
pek yakınında idim.
Uzun çenesi, söz etmesine birkaç saniye mani olacak derecede, ağzına yapışmıştı sanki... Şakaklarında ve kulak diplerinde heyecanının atışları görülüyordu...

Bir sis perdesi ile örtülmüş gibi duran gözlerinin o anda, savaş sahnesinden başka hiçbir şey görmediğine, kulaklarının top ve mermi tarrakalarından başka hiçbir
ses duymadığına, bütün maddî ve manevî alemi ile o savaş sahnelerini yaşadığına kani idim.
Bu muhterem asker, tezahürleri elle tutulacak kadar meydanda olan hissiyatına rağmen manâ ve mahiyet itibarıyla örnek bir konuşma yaptı.
Kudret ve kabiliyetimizi belirtirken düşmanın asil çehresini de tersim etmeyi unutmadı.
Bu konuşmayı takip eden sahneyi, belki bütün ömür boyunca aynı duygu ve heyecan içinde görmek bilmem bir daha nasip olabilecek midir?
Göğüslerinde bu savaşlarda aldıkları madalyalar bir sıra halinde dizili duran İngiliz ve Fransız temsilcileri ile Şefik Bey'in bir arada ve saygılı bir yakınlıkla
objektif karşısında durmaları ve müteakiben Fransız eski muharibi olan zatın selis lisanı ile Çanakkale Savaşları'ndaki mert düşmanlığı belirten konuşması
unutulacak sahnelerden değildi.
Bir ara, sakallan ağarmış, yüzleri yanık, birinin sağ kolu boşlukta olan civar ahalisinden 4-5 kişi hafifçe iteleyerek bana telaşla "Şefik Bey nerede?" diye sordular.
 Gösterdim, yol açtım ve seyrettim.
Şefik Bey'in bir elini bırakıp diğerini alıyorlar, dudaklarında, alınlarında dolaştırıyorlar, öpüyor, öpüyorlardı.
Eski komutan da onları kucaklıyor ve yıllarca hasret kalmış bir kardeş manzarasında, birbirlerinden ayrılmıyorlardı.
Mehmet Şefik Bey'in Alayında nefer imişler...
Şefik Bey mikrofona dönerek, artık iyice titreyen sesi ile dedi ki:
"Siz bunların şimdiki bu yaşlı, sakallı hallerine bakmayınız. O zaman hepsi levend gibi delikanlı idiler..."
Ve tekrar sarılıştılar. Ömrün yarısından fazla eski zamana ait bu küçük ve büyük münasebetinin bunca yıl sonraki içli tezahüründe ölüm yoldaşlığı yapmış olmanın
, askerliğin hususiyeti vardı.
Daha sonra ecnebi muhariplerle sarmaş dolaş olmaları ve fotoğrafçılara sahne teşkil etmeleri bütün ziyaretçileri hıçkırıklara sürükledi.
Şefik Bey ve Şefik Beyler çok iyi komutan, elini öpenler ve öpemeyenler de çok iyi asker idiler... Çanakkale bugüne, bu sebeplerle, bugünkü iftihar tablosu halinde
 intikal etti.
Ortalık birden bire sessizleşti... Hareketler azaldı... Kalabalıktan bazısı çömelerek, bazısı dayanacak bir yer arayarak avuçlarını semalara doğru açtılar...
Şimdi bu insanlar: Babasını, kocasını, ağabeyini, amcasını yahut yakınından birini veya aylarca can yoldaşlığı yaptığı arkadaşını bu topraklara vermiş olan
ziyaretçiler, ellerini göklere açarak ulu tanrıdan rahmet dileyeceklerdir. İçlerini dolduran, göğüslerini tıkayan ve burun deliklerini sızım sızım sızlatan aynı acının
 müsekkini olmak üzere, müşterek imanın herkes için aynı olan kelimelerinde şifa arayacaklardır. Ruhlara kuvvet, ölmüşe rahmet sunan Allah'ın o muazzam
vahdeti önünde, herşeye kadir ve kulları için rahim ve şefik varlığının himayesi altında ondan doya doya mağfiret talep edeceklerdir.
Dinimizin bize verdiği inanca göre Allah ki o mukaddes ölülere, bu vatan için hayatını feda ederek kendisine konmuş olan ebedî varlıklara "şehitler"
denilmesine müsaade etmiş ve indindeki en makbul köşeyi onlara tahsis etmiş olmakla rahmet, şefkat ve mağfiretinden azami derecede nasibedar kılmıştır...
Bununla beraber hayatta olanların bağırlarındaki yaraya bir teselli melhemi bulmak ümitlerinin işareti olmak üzere bu mükerrer niyazlarını şüphesiz kabul edecek,
 gufranından o berhayat ölüleri elbette bol bol hissedar edecektir...
Başında beyaz sarığı, sırtında cübbesi ile bir din adamımız mikrofonun önüne yaklaşınca işte bu kitle, yüreğinin bütün kudreti ile Allah'ından yapacağı taleplere
karşı "âmin" demek üzere hazırlanıyordu...
Hocaefendi takatinin bütünü ile duaya başladı. Her cümlesinin sonunda yürekten kopan âminler fezalara yayılarak niyazları Allah'a ulaştırmak için gittikçe
yükseldiler. Her âmin, Allah'ın rahmüşefkatine varılmış olmanın inşirahından kuvvet alıyor ve şefaat dileyicilerin kalplerini de baskılardan kurtarıyordu..
.Bu, cidden heybetli bir manzara idi...



YETİŞ YA MUHAMMED! KİTABIMIZ ELDEN GİDİYOR

Seddülbahir'de bizim karşımızda Fransız kıt'alan vardı. Bunlar arasında bilhassa Senegalliler bulunuyordu. Bunlar cidden harpçi ve cesur idiler. Bizim süngü ve kasaturalarımıza mukabil, onların satırları meşhurdu. Bu satır yaraları da cidden amansızdı. Ama onları da korkutan ve titreten bizim Mehmetçiklerimizin / Allah Allah / naraları ile süngü hücumları idi. Onu gören ve işiten bir Senegalliyi siperde tutmaya artık imkân ve ihtimal yoktu.
Birgün gene bir ölüm kalım harbine tutuşmuştuk. Düşman topçuları evvelâ siperlerimizi alt üst etti. Kesif düşman askerleri sel gibi hücuma kalktılar. Mukabelelerimiz fayda vermiyordu.
Düşmanı durduramıyorduk. Nihayet Senegalliler siperlerimizin bir kısmını işgal etti. Erlerimiz Kereviz dereye sığındılar.
Düşman için yol açılmıştı. Çünkü bundan sonra müdafaa hattı yoktu. Düşman Soğanlı dereye inecek ve tam Çanakkale'nin karşısında Boğaz'in en mühim bir mevkiini ele geçirmiş olacak, donanmasının yardımıyla bütün gayeleri olan İstanbul yolu da bu suretle kendilerine açılmış bulunacaktı. Ben bir kısım sıhhiye efradımla bu ani ve müthiş hücum karşısında çekilmeye imkân bulamadım.
Siperde vazife yaparken esir kaldım. Başımıza dikilen Senegalli, simsiyah yüzünden akan terlerle güneşin karşısında adeta bir bronz heykel gibi elinde satırı ile duruyordu. Mukabeleye imkân da yoktu. Çünkü düşman askerleri bizleri geride bırakmış, siperlerimizden atlamış, Kereviz Dereye inmeye başlamışlardı. Fakat kaç dakika geçti hatırlayamıyorum, müthiş bir /Allah Allah/ sesi kulaklarımızı yırttı. Başlarında Alay kumandanımızın himaye ettiği o, mütevazi ve dindar kahraman 1. Tabur Kumandanı Binbaşı Lütfi Bey, maneviyatı bozulmuş askerlerin başına geçmiş YETİŞ YA MUHAMMED KİTABINIZ ELDEN GİDİYOR diye naralarla askerleri heyecana getirerek ileri atılmış ve bu sefer arkasına takılan erlerimizle bizim siperlerimizi tekrar düşmandan istirdat etmişti. Bu gürültü arasında başımızda dikilen Senegalli de bizi bırakıp canını kurtarmaya uğraşan arkadaşları ile beraber kaçtı. Onları takip eden kahraman askerlerimiz kükremiş aslana benziyor, peşine düştükleri düşmanın sırtına süngüsünü taktiği gibi o koskoca vücutları fırlatıp atıyordu. Bu şehamet karşısında, ona mukavemet edecek bir kuvvet yoktu ve olamazdı.
Bu şekilde ilerleyen erlerimiz bizim siperleri istirdat ettiği gibi düşmanın da bir iki siperini zaptettiler. Nihayet düşmanın kesif mitralyöz ve makineli tüfek ateşi karşısında daha ilerlemeye imkân bulmayarak düşman siperlerine yerleşmişlerdi. Biz korkunç bir rüyadan uyanır gibi idik. Harp biraz mayna verdi. Geride Alay Kumandanının etrafında toplanan subaylar bu mütevazi kahramanın yarattığı mucize karşısında şükranlarını ifade edecek kelime ararken, Alay Kumandanımız /İşte, dedi. Görüyorsunuz ya himayemi çok gördüğünüz ve serzeniş ettiğiniz bu zatı ben bugün için tuttum/ diye ona olan itimat ve sevgisini izhar etti. Sonra haber aldım. Bu binbaşı Lütfi Bey, Çanakkale'den sonra İran'da girişilen bir çevirme hareketinde Kirmanşah'ta şehit olmuş, Allah rahmet eylesin.

ÇANAKKALE'DE ÇARPIŞAN SENEGALLİ ZENCİLER

Yakın siper muharebelerinden lâğım patlatıldığı yerde hasıl olan büyük çukuru iki Fransız subayının idare ettiği ve Senegalli zencilerden sureti mahsusada yetiştirilmiş 40-50 kişilik bir muharebe grubu ile işgal ettiler. Kahraman 55. Alayın yaptığı bir süngü hücumu ile gelenlerin kısmı azamı imha edildi. Sona kalanları esir alındı. Fakat Fransızlar bütün bu Alayın siperlerini kara torpilleriyle bombardıman ettiler. Yaralı olarak elimize esir düşen bir Fransız subayı, havadan tepemize doğru inen kara torpillerini gördükçe bunları icat eden Fransız mühendisini lanetle yad ediyordu. Çünkü her düştüğü yerde canlı adam bırakmıyordu. İleri hatlarda bulunan birliklerimiz o güne kadar düşman siperlerini tarassutla beraber havadan gelen bombaları da gözetlemek mecburiyetinde idiler. Ondan sonra da yeri dinlemek mecburiyetinde kaldılar. Yer altından gelen kazma sesleri ikinci lâğımın hangi siperlerimizin altında patlayacağını bize hissettiriyordu. Sağa sola kaydırmak suretiyle orayı muvakkat bir zaman için tahliye ediyorduk. Ve bu patlama esnasında gelen düşman erlerini evvelce aldığımız tertibatla, ağır makineli tüfek ateşiyle imha ediyorduk. Mukabeleten biz de Fransız siperleri altında patlatmak üzere lâğım kazmaya başladık. Günün birinde her iki tarafın lâğımları yer altında birleşti. Lâğım içerisinde el bombaları ve süngülerle kahraman erlerimiz Fransız erlerini imha ederek lâğım patlatma işine nihayet verdiler.
Bu suretle Çanakkale'deki Türk kahramanlığı dünya milletlerinin talimnamelerinde yakın siper muharebesi diye bir kısım açtırmaya sebep oldu.
Senegallüeri Bir Çanakkale Kahramanı Hasan Yolar'dan Dinleyelim:
Hasan Yolar, gözlerini kırpıştırarak Senegalli askerleri öyle bir anlatıyor ki hayran olmamak elde değil... Dinlerken zannediyorsunuz ki karşın

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !