sosyal bilgiler

ATATÜRK'TEN SONRA TÜRKİYE: II. DÜNYA SAVAŞI VE SONRASI

6/5/2009 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

ATATÜRK'TEN SONRA TÜRKİYE: II. DÜNYA SAVAŞI VE SONRASI M. Kemal Atatürk, dış politikada "Yurtta barış,dünyada barış!" ilkesini benimsemiştir. Bu politika doğrultusunda Türkiye, cumhuriyetin ilanından sonra çevresindeki ülkelerle dostluk antlaşmaları imzaladı. Almanya ve İtalya'nın yayılmacı politikaları karşısında Türkiye, Balkan Antantı ve Sadabat Paktı gibi dostluk antlaşmalarını imzaladı. Atatürk'ün İkinci Dünya Savaşı'nın çıkacağını rceden tahmin ederek gerekli önlemler alması ve barış amaçlı bir politika izlemesi Türkiye'nin bu savaşta doğru kararlar almasını sağlayacaktı. II. DÜNYA SAVAŞI (1939 - 1945) II. Dünya Savaşı'nın Nedenleri 1.I. Dünya Savaşı'nda yenilen devletlerle ekonomik, siyasi, askerî ve hukuki alanlarda ağır şartlar içeren antlaşmalar imzalandı. Bu durum Alman¬ya'da hoşnutsuzluğa ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı'na neden oldu. 2. I. Dünya Savaşı'ndan sonra sınırların çizilme¬sinde milliyetçilik anlayışına dikkat edilmedi. Bu ne¬denle etnik çatışmalar ve sınır sorunları ortaya çıktı. 3. İtalya Birinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkma¬sına rağmen amaçlarına ulaşamadı. İtilaf Devletleri tarafından ikinci sınıf bir devlet gibi davranılması İtalya'yı saldırgan bir devlet hâline getirdi. Yönetimi ele geçiren Mussolini'nin İtalya'yı büyük devlet yapmak istemesi, II. Dünya Savaşı'nın nedenlerinden biri ol-du. 4. Uzak Doğu'da imparatorluk kurmaya çalışan Japonya, Avrupa Devletlerini Asya'dan çıkarmak istedi. Savaşın Gelişimi  İtalya, Almanya ve Japonya aralarında anlaşa¬rak "Üçlü Mihver" grubunu kurmuşlardır.  Almanya'da iktidara gelen nazi yönetimi, üstün Alman ırkı, düşüncesini savunmuş, Versay Barış Ant¬laşmasını tanımadığını ilan etmiş ve işgallere başla¬mıştır.  Avusturya ve Çekoslovakya Alman işgaline uğramıştır.  Mihver Grubuna karşı, İngiltere ve Fransa "Müttefik Devletler" grubunu kurmuşlardır. Bu gruba daha sonra Rusya ve ABD'de katılmıştır.  Almanya, Rusya ile tarafsızlık anlaşması im¬zalamış ve 1939 yılında Polonya'ya savaş açmıştır. İngiltere ve Fransa, Polonya'ya güvence ver-mişler, Polonya da Almanya'ya savaş ilan etmiş, böy¬lece II. Dünya Savaşı başlamıştır.  Savaşın başlamasıyla Almanya işgal ettiği Polonya topraklarını Ruslarla paylaşmıştır.  Daha sonra Almanlar; Danimarka, Norveç, Hollanda ve Fransa'yı işgal etmiştir.  İtalya ise Arnavutluk'u işgal etmiş, Yunanistan'a saldırmış fakat başarılı olamamıştır.  Bunun üzerine Almanya, Balkanlara yönelmiş,Macaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yı işgal etmiştir.  Almanların Balkanları tehdit etmesi üzerine Rusya, müttefik grubuna geçmiştir.  Japonların ABD'nin Pearl Harbour üssüne saldırması üzerine ABD de Müttefik Grubunda savaşa katılmıştır. Savaşın Sona Ermesi  Almanya ve İtalya, ABD'nin Akdeniz çıkarması sonrasında geri çekilmek zorunda kalmıştır.  1944'de müttefiklerin Sicilya'ya asker çıkarmaları ve İtalya'ya geçmeleri üzerine İtalya teslim olmuştur(Mussolini Hükümeti düşmüştür.)  1944 Haziran'ında müttefikler Fransa’nın kuzey bölgelerine çıkarma yapmışlar ve Almanya sınırlarına ilerlemişlerdir.  Ruslar Almanları, Polonya ve Rusya’dan çıkarmaya başlamıştır.  Almanya 1945'te ateşkes istemiştir.  II. Dünya Savaşı Mihver Devletlerinin yenilgisiyle sona ermiştir.  Yalnız kalan Japonya, savaşa devam etmiş, Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atılmasıyla teslim olmak zorunda kalmıştır. II. DÜNYA SAVAŞI'NIN SONUÇLARI  Savaşı demokrasiyi savunan devletler kazan¬mış ve Avrupa'da demokrasi rejimi yaygınlaş¬mıştır. Demokratik Avrupa devletleriyle birlik¬te hareket eden Türkiye'de de demokratik hayata geçilmiştir.  Sömürgecilik dönemi sona ermeye başlamış ve sömürge altındaki Hindistan, Mısır, Pakistan, Cezayir, Tunus ve Libya bağımsızlıklarını ka¬zanmışlardır.  Milletler Cemiyeti'nin yerine, Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuştur.  Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler gelişmiş, Tür¬kiye Sovyet Rusya'dan uzaklaşarak ABD'ye ya¬kınlaşmıştır.  Almanya ve İtalya’nın işgal ettiği Balkan ve Do¬ğu Avrupa ülkeleri, Rusya'nın denetiminde yeni¬den kurulmuştur. Rusya, komünist rejimini bu ülkelere taşımış, ABD ile birlikte dünyanın en büyük iki devleti haline gelmiştir.  .Almanya ikiye bölündü. Doğusunda Rusya, batısında ABD, Fransa, İngiltere denetim kurdular  (1990'da Almanya Devleti birleşmiştir.).  Dünya devletleri iki gruba ayrıldı. Sovyetler Birliği öncülüğünde Varşova Paktı, ABD öncülüğünde Nato kuruldu.  Dünya barışını korumak amacıyla Birleşmiş Milletler kuruldu (1948).  İngiltere ve ABD'nin desteğiyle Filistin'de İsrail devleti kuruldu (1948).  Türk - Amerikan ilişkileri gelişti.  Devletler arasındaki rekabet savaştan sonra da devam etti. TÜRKİYE'NİN SAVAŞTAKİ TUTUMU  Türkiye İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünya devletlerine karşı dost bir politika izliyordu. Ancak, İtalya ve Almanya'nın yayılmacı politikalarına karşı İngiltere ve Fransa'ya daha yakın durmaya çalışıyordu.  Türkiye bu savaşta toprak bütünlüğünü kazan¬mayı ve tarafsız kalmayı amaç edinmişti.  Müttefik ve Mihver Grubu devletleri Türkiye'yi kendi saflarına çekmek için her yolu denediler.  Türkiye savaşın başından itibaren Müttefik Devletlerle ile yakın ilişkiler kurmaya özen gösteriyordu. Ancak müttefiklerin bütün ısrarlarına rağmen savaş girmeme konusundaki tutumunu da sürdürüyordu.  4-11 Şubat 1945'te ABD, İngiltere ve Sovyet Rusya'nın katıldığı Yalta Konferansında, II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulacak olan Birleşmiş Milletle Teşkilatı'na katılmak için 1 Mart 1945'e kadar Al¬manya ve Japonya'ya savaş açmak şartı getirildi. Bu gelişme üzerine Türkiye 23 Şubat 1945'te Ja-ponya ve Almanya'ya savaş ilan etti. Türkiye, böy¬lece hem II. Dünya Savaşı'ndan sonra dünya siya¬setinde söz sahibi olma imkanı elde etmiş, hem de Avrupa'nın demokratik devletleriyle yakınlaşmıştır.  İkinci Dünya Savaşı'nın Türkiye üzerinde olumsuz sonuçları da oldu. Ülkemiz insanı, yanı ba¬şında yaşanan bu savaş sebebiyle sıkıntılı günler yaşadı. Çünkü Türkiye her an savaşa girecekmiş gibi hazırlık yaptığı için tarım, sanayi ve ekonomi alanla¬rında duraklama dönemi yaşadı. İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türkiye'de Alınan Önlemler  Bütün illerde hava saldırısı tehlikesine karşı ka¬rartma uygulaması başlatılmıştır  Almanların işgal tehlikesine karşı sivil savunma önlemleri alınmıştır.  Tahıl stoklarına el konmuş, ekmek, zeytin, şeker gibi ürünler karneyle verilmeye başlanmıştır. Buğday unundan pasta ve benzeri ürünlerin ya¬pılması yasaklanmıştır. UYARI:ikinci Dünya Savaşı döneminde büyük şehirlerde kimin ne kadar ekmek alacağı hükümet tarafın¬dan belirleniyordu. Bu amaçla ekmek karnesi dü¬zenlenmişti. Herkesin aldığı günlük ekmek mikta¬rı karnesine işleniyordu. Bu dönemde zeytin ve şeker gibi ürünler de karneyle veriliyordu. Bu uy¬gulamaya yol açan esas etken savaş şartların¬dan dolayı temel gıda ürünlerini tasarruflu bir şe¬kilde kullanma isteğiydi. Bu durum savaşın, sa¬vaşa girmeyen ülkeleri de ekonomik ve sosyal yönden olumsuz etkilediğini göstermektedir.  İstanbul'da özel otomobillerin trafiğe çıkması yasaklanmış, daha sonra bu yasak ticari araçla¬rı da kapsayacak şekilde genişletilmiştir.  Savaş şartlarının getirdiği ekonomik sıkıntıları aşmak için yeni vergiler konmuştur.  Tifo ve kolera gibi salgın hastalıkları önlemek amacıyla çalışmalar yapılmıştır.  Askeri harcamalar artırılmıştır.  Karadeniz'deki Türk gemi seferleri durdurul¬muştur.  Radyo yayınlarında kesinti yapılmıştır.  Belli bölgelerde gece 23.00'dan sonra sokağa çıkma yasağı getirilmiştir. UYARI:İkinci Dünya Savaşı sırasında alınan bu önlem¬lerle seyahat etme, haber alma ve ekonomi alanındaki hak ve özgürlükler sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın amacı kamu güvenliği ve sağlığını korumaktır. Çünkü yaşama hakkının ko¬runması diğer hak ve özgürlüklerden daha önemlidir. TÜRKİYE'DE DEMOKRASİNİN GELİŞMESİ o 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılmasıyla de¬mokrasi yolunda en önemli adımlardan biri atılmış oldu. o 1923 ile 1930 yılları arasında çok partili ha¬yata geçiş denemeleri yapılmış, fakat başarılı oluna¬mamıştı. o 1930'dan sonra Türkiye'de tek partili rejim 1946 yılına kadar devam etmişti. o İkinci Dünya Savaşı'nın Batı demokrasilerinin zaferiyle sonuçlanması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisinde birkaç milletvekili siyasi hayatımızda de-mokratik usullerin kabul edilmesini istemeye başlamış¬tır. o Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes ve Refik Koraltan 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti’yi kurdular. o 1945 yılından sonra Millî Kalkınma ,Millet Partisi ve Türkiye Köylü Partisi kurulmuştur. o 1946 yılından sonra çok partili rejim uygulamasına geçilmiş, böylece demokrasi alanında önemli bir adım atılmıştır. o 14 Mayıs 1950 seçimleri cumhuriyet tarihinde demokrasinin gelişmesi bakımından büyük bir ilerleme olmuştur. Çünkü bu seçimde millî egemenlik en iyi şekilde temsil edilmeye başlanmıştır. ÇATIŞMA YOK AMA... Amerika ve Sovyet Rusya liderliğinde Batı ve Doğu blokları arasında gelişen, açık ama silahlı mücade¬leye dönüşmeyen sınırlı çekişmeye soğuk savaş adı verilmiştir. UYARI:"Soğuk savaş" deyimi ilk kez 1947 yılında Ame¬rika'da kongredeki bir görüşme sırasında ABD'li maliye ve başkanlık danışmanı Bernard Buruch tarafından ifade edilmiştir.  II. Dünya Savaşı sonunda Amerika Birleşik Dev¬let/eri ve Sovyet Rusya iki süper güç olarak orta¬ya çıktılar. Bu durumun ortaya çıkmasında dünya siyasetinde söz sahibi devletlerden Almanya, italya ve Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nda yenilmeleri, savaşın galiplerinden İngiltere ve Fransa'nın da bu süreçte her bakımdan yıpranmaları etkili olmuştur.  Sovyet Rusya II. Dünya Savaşı'ndan sonra yayılma¬cı bir politika takip ederek komünizm rejiminin Bal¬kanlar ve Orta Avrupa'da yerleşmesi için mücadele etmiştir. Rusya'nın komünizm ideolojisini bütün dünyaya yaymak istemesi demokrasi ile yönetilen ABD'yi ve Avrupa devletlerini endişelendirmiştir.  II. Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan yeni durum ABD'nin önderliğinde demokratik Batı Avrupa dev¬letlerinden oluşan Batı Bloğu'nu ve Sovyet Rus-ya'nın önderliğinde Doğu Avrupa ve Balkan devlet¬lerini içine alan Doğu Bloğu'nu ortaya çıkarmıştır.  Soğuk Savaş Dönemi'nde nükleer silahların geliş¬mesi yüzünden ABD ve Sovyet Rusya silahlı olarak karşı karşıya gelmekten kaçınmışlardır. Taraflar ara¬sında rekabet daha çok siyaset, ekonomi ve propa¬ganda alanlarında sürdürülmüştür. Truman Doktrini ve Marshall Planı SSCB'nin Doğu Avrupa'da yayılması üzerine ABD Başkanı Truman, Sovyet tehdidi adı altındaki ülke¬leri ekonomik ve askeri açıdan güçlendirmek için kendi adıyla anılan Truman Doktrini'ni ortaya at¬mıştır (1947). Bu doktrin çerçevesinde yapılan eko¬nomik yardımlara Marshall Planı denmiştir. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye'nin de içinde oldu¬ğu 16 ülkeye yapılan yardımlar daha çok askeri araç gereçleri kapsıyordu. NATO'NUN KURULMASI  II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa devletleri sava¬şın yıkıntılarını temizleyip ekonomilerini güçlendir¬meye çalışırken, Sovyetler Birliği genişleme politi¬kasını sürdürüyordu. Sovyetler Birliği, 1948 yılında 456.000 km2 toprağı kendi sınırlarına katmıştı. Ayrı¬ca 983.000 km2 üzerindeki yedi ülkede kendi kon-trolünde komünist yönetimlerin kurulmasını sağla¬mıştı.  Batı Avrupa ülkeleri, Sovyetler Birliği'nin yayılmacı politikaları karşısında ortak bir güvenlik sistemi kur¬maya karar verdiler. Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın ilkelerine sadık kalarak oluşturulacak bu savunma teşkilatı barışı korumayı amaç edinecekti. Bu amaç¬la Belçika, Fransa, Hollanda, Lüksemburg, İngil¬tere, ABD, Kanada, Portekiz, Norveç, İtalya, İz¬landa ve Danimarka arasında 4 Nisan 1949'da Washington'da imzalanan antlaşma ile Kuzey At¬lantik Antlaşması Teşkilatı (NATO) kurulmuştur. TÜRKİYE'NİN NATO'YA ÜYE OLMASI  Asya ve Avrupa arasında yer alan Türkiye, sahip ol¬duğu jeopolitik konumu nedeniyle dünya politika¬sında önemli bir ülkeydi. Akdeniz ile Karadeniz ara-sında geçişi sağlayan Boğazlara sahip olması, Or¬ta Doğu'ya hakim bir konumda bulunması jeopoli¬tik önemini artırıyordu. Bir toprağın veya coğrafyanın bölge ya da dünya siyasetindeki konumuna jeopolitik konum denil¬mektedir.  Türkiye, ikinci Dünya Savaşı'na girmemişti. Ama sahip olduğu bu jeopolitik konum yüzünden savaş sonrasında yerini belirlemek zorundaydı. Ayrıca Sovyetler Birliği Türkiye'den Kars ve Ardahan'ı isti¬yor, Boğazlardan da üs talep ediyordu. Bu yüzden Türkiye için NATO'ya üye olmak hayati derecede önemliydi.  Türkiye, II. Dünya Savaşı yıllarından beri NATO üyesi devletlerle uyumlu bir dış politika takip ettiği için 1952 yılında Yunanistan ile birlikte bu ortak sa-vunma örgütüne alınmıştır.  Türkiye'nin sahip olduğu coğrafyanın bir savaş sırasında Avrupa, Asya ve Orta Doğu için askeri açıdan büyük önem taşıması NATO'ya kabul edilmesini kolaylaştırmıştır. KORE SAVAŞI  Soğuk Savaş Dönemi'nde ABD ile SSCB'yi karşı karşıya getiren önemli olaylardan biri de Kore Savaşı'dır. Savaş SSCB'nin denetimindeki Kuzey Ko-re'nin, ABD'nin denetimindeki Güney Kore'ye sal¬dırmasıyla başlamıştır. Bunun üzerine Birleşmiş Mil¬letler saldırıyı kınayarak müdahale kararı almıştır. Uluslararası bir askeri güç oluşturularak, ABD baş¬kanlığında bölgeye gönderilmiştir.  1950-1953 yılları arasında süren savaşta taraflar birbirine üstünlük sağlayamamış ve ateşkes imza¬layarak savaşa son vermişlerdir.  Türkiye, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyetler Birliği'ne karşı ABD ile yakınlaşma politikası takip edi¬yordu. Ayrıca Atatürk'ün "Yurtta barış dünyada barış" ilkesi doğrultusunda dünya barışını koruyu¬cu faaliyetlere destek vermeyi görev sayıyordu. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletlerin çağrısına uyarak Kore'ye bir tugay gönderdi. Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesi NATO'ya kabul edilmesinde önemli rol oynamıştır.  Kore Savaşı, Soğuk Savaş ortamını değiştirme¬miştir. NATO'ya üye devletlerin Kore Savaşı'ndaki ittifakı karşısında SSCB, etkisi altındaki Doğu Avrupa devletleri ile Varşova Paktı'nı kurmuştur, iki kutup arasındaki rekabet silahlanma yarışını artırmıştır. İNSAN HAK ve ÖZGÜRLÜKLERİNİN GELİŞMESİ • 1789'da ortaya çıkan Fransız ihtilali sonunda yayın¬lanan İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi, insan hakları kavramının uluslararası bir nitelik kazanma¬sını sağlamıştı. İnsan haklarının evrensel ilkeler ola¬rak kabul edilmesi ve korunması yönünde çalışma¬lar, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler Örgütü'nün kurulmasıyla hızlanmıştır. İnsan Haklarını Koruyan Uluslararası Sözleşmeler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi • 1945'te dünya barışını korumak için kurulan Birleş¬miş Milletler Örgütü yalnızca üye devletlerde de¬ğil, tüm dünyada insan haklarının korunması için çalışmalar başlattı. Bunun sonunda 1948'de insan Hakları Evrensel Bildirgesi kabul edildi. • Ülkemizde insan hakları konusunda önemli ilerle¬meler sağlanmıştır. Birleşmiş Milletler Genel kurulu tarafından kabul edilen ilkeler ülkemiz tarafından da kabul edilmiştir, insan haklarının korunması için anayasa ve yasalarda gerekli düzenlemeler yapıla¬rak hukuki bir nitelik kazandırılmıştır. Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (1966) • Devletler bu sözleşmeyle, insan haklarına saygı gösterip göstermediklerini denetleyen bir mekaniz¬ma kurulmasını kabul etmişlerdir. Bu doğrultuda İn¬san Hakları Komisyonu kurulmuştur. Türkiye, 1976'da yürürlüğe giren bu sözleşmeyi 2000 yı¬lında imzalamıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi • Avrupa Konseyi'ne üye ülkeler tarafından Roma'da 1950 yılında imzalanmış, 1953 yılında yürürlüğe gir¬miştir. Bu sözleşmeyle insan Hakları Bildirgesi'nde yer alan temel hak ve özgürlükler yargı güvencesi¬ne alınmıştır. Böylece demokrasinin temel öğeleri olan siyasal özgürlükler ve hukukun üstünlüğü uluslararası koruma altına alınmıştır. • Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nin en önemli özelliği insan haklarını korumak için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kurulmasıdır. Bu sözleşmeyi imza¬layan devletlerin yurttaşları uğradıkları haksızlıklar nedeniyle kendi devletleri veya diğer devletler aley¬hine dava açma hakkına sahiptirler. • Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni 1954 yılında imzalayan Türkiye, 1987'de bireysel başvuru hakkı¬nı tanımış, 1990'da Avrupa insan Hakları Mahke-mesi'nin zorunlu yargı yetkisini tanımıştır. İşkencenin ve İnsani Olmayan ya da Küçültücü Ceza ve Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi • 1987 yılında yürürlüğe giren sözleşme Türkiye tara¬fından 1988'de onaylanmıştır. Bu sözleşmeyle dev¬letler kendi topraklarında ırk ayrımı yapılmasını ön¬lemekle yükümlüdürler. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi 1981 yılında yürürlüğe giren sözleşme Türkiye tara¬fından 1985'te onaylanmıştır. Sözleşmede kadın ve erkek eşitliğinin sağlanması konusunda alınması gereken önlemler vurgulanmıştır. Çocuk Hakları Sözleşmesi • Sözleşmeyi imzalayan devletler, herhangi bir ayrım yapmadan bütün çocukları her türlü fiziksel ve zi¬hinsel zarar ve ihmalden korumayı kabul etmişler¬dir. 1990'da yürürlüğe giren sözleşmeyi Türkiye 1994 yılında onaylamıştır. Helsinki Sonuç Belgesi • 1975 yılında yürürlüğe giren belge, insan hakları kavramının dünya görüşü ne olursa olsun bütün devletler arasında ortak bir değer olarak benimsen¬mesi amacını taşımaktadır. • idi. TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK): Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni içten ve dıştan gelebilecek tehditlere karşı savunma vazifesini üstlenmiş silahlı devlet kuvvetidir. Yaptırım gücünü Türkiye Cumhuriyeti anayasa¬sından alır Günümüzde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK),dünyada en çok asker bulunduran 9. ordudur. Temelini oluşturan yapı Mehmetçiktir. Türkiye'nin güvenliğine yönelik iç ve dış tehditlere karşı caydırıcı güç olanTSK Anayasa ve yasaların kendisine verdiği görevler çerçevesinde şu alt komutanlıklardan oluşur. • Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) • Deniz Kuvvetleri Komutanlığı (DzKK) • Hava Kuvvetleri Komutanlığı (HvKK) • Jandarma Genel Komutanlığı (JGnK) • Sahil Güvenlik Komutanlığı (SGK) TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ'NİN GÖREVLERİ TSK'nin temel görevi Anayasa'da açıkça şu şekilde belirtilmiştir "...Türk Yurdunu ve nitelikleri anayasada belirtilen Türk Cumhuriyetini iç ve dış tehditlere karşı korumak ve kollamaktır." Bu çerçevede TSK 2000'li yıllarda, yeni güvenlik sorunlarına ve sorunlara uygun şekilde tepki göstermek, belirsizliklere karşı hazır olmak, iç ve dış tehdit ve risklere karşı ülkenin güven¬liğini sağlayabilmek için şu şekilde kendisine görevler belirlemiştir; • Caydırıcılık, • Güvenlik / Harekât Ortamının Şekillendirilmesi, • Savaş Dışı Harekât (Barışı Destekleme Harekâtı, Doğal Afet Yardım Harekâtı ve İç Güvenlik Hare-kâtı), • Kriz Yönetimi, • Sınırlı Güç Kullanımı, • Konvansiyonel Harp gibi faaliyetleri icra etmek. Bu görevleri yerine getirebilmek için çok amaçlı birliklerin kurulması, sayısal fazlalık yerine teknolojik üs-tünlüğün kurulması, silah ve düzeneklerinin etkinliğini arttıracak teknolojik araştırmaların yapılması ve erken ikaz, darbe, elektronik harp, hava üstünlüğünün kurulması gibi ek görevleri de yapmaktadır. TÜRK ORDUSU KIBRIS'TA o Kıbrıs'ı elinde bulunduran İngiltere 1955 yılından sonra adadan çekilmeye karar verdi. Bu süreçte 1960'da İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında bir Garantörlük Antlaşması yapıldı. Bu antlaşma ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti bu üç devletin koruma-sı altında bulunacaktı. Ancak Kıbrıs'ta yaşayan Rumlar, Yunanistan'a bağlanma fikrinden vazgeç-medi. Bu durum adada gerginliklere neden oldu. Gerginlik Kıbrıs'taki Türklerin katliama maruz kal-masına dönüşünce Birleşmiş Milletler Ada'ya bir barış gücü gönderdi. o Bu güç Kıbrıs'taki sorunları çözemeyince Türkiye Garantörlük Antlaşması'ndan doğan haklarını kulla-narak 20 Temmuz 1974'te barış harekâtı düzenledi. Bu olaydan sonra ada ikiye bölündü. Barış ha-rekâtından sonraki uluslararası görüşmelerde Ada'daki Türk halkının mevcudiyeti tanınmayınca 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983'te de Ku¬zey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edil¬di. Günümüzde de Türk ordusu Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlarımızın en büyük güvencesidir. Garantör Devlet : Yapılan bir uluslararası anlaşmanın ar¬dından, iki tarafın antlaşmaya bağlı kalıp kalmadıklarını de¬netleme hakkına sahip olan devlete denir. Cunta: Yönetime kuvvet kulla¬narak el koyan askeri ya da siyasi gruplara verilen addır. UYARI:Barış harekâtından sonra Türkiye'ye çok yönlü bir ambargo uygulanınca savunma sanayi alanında yeni önlemlerin alınması gerekli hale gelmiştir. Bu gelişme üzerine havacılık alanında TAİ, elektronik alanında ASELSAN, yazılım alanında HAVELSAN, füze imalatı alanında da ROKET-SAN faaliyete geçirilmiştir. Ayrıca Atatürk döneminde kurulan Makine Kimya Enstitüsü (MKE) çağın ihtiyaçlarına göre geliştirilmiş, Savunma Sanayi Müsteşarlığı kurularak bu alandaki çalışmalar sürekli hale getirilmiştir. DÜNYA BARIŞINA KATKI  Ülkemiz bulunduğu konum itibariyle Kafkasya, Bakanlar ve Orta Doğu'da meydana gelen gelişmeler-le ilgilenmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri de Atatürk'ün gösterdiği hedef doğrultusunda barışa kat-kı sağlamak için çeşitli bölgelere uluslararası kuruluşların bünyesinde asker göndermektedir. Türk ordusu ülke sınırlarını korumanın yanında dünya barışını korumaya yönelik çabalara da destek vermiştir.  Türk Silahlı Kuvvetleri dünya barışını destekleme çalışmalarına;  Birlik gönderip askeri harekatı destekleyerek Personel gönderip uluslararası gözlemci olarak katkıda bulunmaktadır. Aşağıdaki tabloda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin dünya barışına katkıları gösterilmiştir: Tarih Yer Bölgede Bulunma Nedeni 1974 Kıbrıs Uluslararası hukuktan doğan garantörlük hakkını kullanma 1992 Somali Somali halkını iç savasın olumsuz etkilerinden koruma 1993 Bosna -Hersek Boşnakları Sırp ve Hırvat zulmünden koruma 1997 Arnavutluk Arnavutluk'ta iç karışıklıkların yaşanması 1999 Kosova Kosova'daki iç karışıklıkların silahlı çatışmaya dönüşmesi 2001 Makedonya Makedonya'da iç karışıklıkların yaşanması 2002 Afganistan Afganistan’da iç karışıklıkların yaşanması 2006 Lübnan Lübnan'da iç savaş yaşanması Türk ordusu, bugün Bosna - Hersek, Kosova, Afga¬nistan, Lübnan ve Kıbrıs'ta halen barışa hizmet et¬meye devam etmektedir. HEDEF TÜRKİYE  Türkiye dünya üzerinde çok önemli bir konuma sa¬hiptir. Bu nedenle çok sayıda ülkenin, topraklarımız üzerinde emelleri vardır. Bu emellerine ulaşabilmek için kültür, dil, din, yurt, tarih ve ülkü birliğini zayıf¬latmaya bu yolla milletin birlik ve bütünlüğünü boz¬maya çalışmaktadırlar. Ülkemizin karşı karşıya olduğu tehditlerden ba¬zıları şunlardır: Misyonerlik  Misyonerlik, başka dini inançlara sahip olan insan¬ları kendi dinine geçirmek, ülke içindeki milli ve kül¬türel değerleri yok ederek ülke bütünlüğünü boz¬mak için çalışmalar yapmaktır.  Misyonerler hedeflerine ulaşabilmek amacıyla hal¬kın arasına katılıp, özellikle gençleri etkileyebilmek için sevgi, barış, kardeşlik, özgürlük, mutluluk gibi evrensel kavramları kullanırlar. Bölücü Unsurların Faaliyetleri  Bir bütün olan toplumun unsurlarının ayrı ırk, ayrı din ve ayrı mezhepten olduklarını iddia ederek top¬lumu bölmeye yönelik faaliyetlere bölücülük denir. Türkiye, son yıllarda ülkeyi ırk ayrılığı bahanesiyle bölmeyi amaçlayan terör hareketleriyle karşı karşı¬ya kalmıştır. Terörizm; her türlü siyasal eyleme karşı bilinçli ve kanlı şiddet göstergesidir. Terörizm insandaki ahlaki değerleri yok eder. Bu özelliği ile sadece insanlığa değil, uygarlığa karşı da bir tehdit oluş¬turur. Terör örgütleri,  Hak, adalet, özgürlük ve eşitlik gibi evrensel de¬ğerleri kötü amaçlı kullanırlar.  Devletimizin halkı sömürdüğünü iddia ederler.  Hedeflerine ulaşmak için katliam yapmaktan çekinmezler.  Ülkemiz ile menfaatleri çatışan ülkelerin deste¬ğini alarak faaliyet gösterirler. İrticai Faaliyetler  İrtica, bir toplumun sahip olduğu çağdaş değerleri reddedip akla ve bilime aykırı faaliyetlerde buluna¬rak eski düzeni geri getirmeye çalışmaktır.  irticai faaliyetlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti'nin la¬ik, demokratik yapısını değiştirerek yerine dini esaslara dayalı bir devlet kurmaktır. Bölücülük ve İrtica İle Mücadelede Kişilere Düşen Görevler  Milli hedefler doğrultusunda bilinçli olmalıyız. Türk milletinin bağımsızlığını, bütünlüğünü, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumanın milli he¬deflerimizin en başında geldiğini bilmeliyiz.  Millî kültürümüzden taviz vermeden, Türk va¬tandaşı olmanın, şeref ve mutluluğunu duyarak, Atatürk'ün yolunda yürümeliyiz. Türk olmakla gurur duymalı, vatanımızı, milletimizi ve bayra¬ğımızı çok sevmeliyiz.  Yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı bilinçli olmalı¬yız. Bu faaliyetlerin ülkenin ve toplumun huzuru¬nu bozacağını temel hak ve özgürlükleri yok edeceğini bilmeliyiz.  Terörizm ve terör odaklarına karşı duyarlı olma¬lıyız. Bu hareketlerin toplum içinde yayılmasını engellemek için gereken vatandaşlık görevleri¬mizi yapmalıyız. Yakınlarımızın terör hareketleri¬nin içinde yer almasını önlemeliyiz.  Cumhuriyet yönetimine inançla bağlı olmalıyız. Cumhuriyetin hak ve özgürlüklerimizin korun¬ması ve kullanılmasını sağladığı bilinciyle hare¬ket etmeliyiz. SSCB DAĞILDIKTAN SONRA  1991 yılı dünya tarihi açısından yeni bir dönüm noktasıdır. Bu tarih¬ten sonra Avrupa ve Asya'nın siyasi haritası değişmiştir. 1917'de temel¬leri atılan ve 1922'de kurulan Sov¬yetler Birliği'nin dağılması ve yerini Bağımsız Devletler Topluluğu'na bı¬rakması (BDT) dönemin en önemli olaylarındandır.  İlk önce SSCB'nin batısındaki Baltık ülkelerinden; Estonya, Letonya, Litvanya, Ukrayna, Belarus (Be¬yaz Rusya) Moldova, Kafkas ülke¬lerinden; Azerbaycan, Gürcistan, Er¬menistan, Orta Asya ülkelerinden; Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan birer birer bağım¬sızlığını ilan etti.  Yeni bağımsız devletler, içinde bulundukları siyasi dönüşüm süre¬cinde komünist yapılanmadan uza¬klaşma arayışlarına girerken, kendi milli kadrolarını, sembollerini ve tarih¬lerini keşfetmenin heyecanına bü¬ründüler.  Sovyetler Birliği'nin dağılması dünyada hakim olan süper güçlerden birinin ortadan kalkması demekti. Bu da dünyada siyasi, sosyal ve ekonomik alandaki dengeleri değişikliğe uğrattı. Sovyet Birliği'nin dağılması ile birlikte Adriyatik'ten Çin’e kadar siyasi bir boşluk oluştu. Tûrkiye'nin çevresinde Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya tehlikeli bir bölge hâline geldi.  Türkiye bağımsızlığına kavuşmuş ve henüz ne yapacağına karar vermemiş, zayıf ve güçsüz kuzey komşularıyla olduğu kadar Orta Asya'daki Türk devletleriyle de ilgile¬mek durumunda kalmıştır. SSCB’nin dağılması ile Türk dış ve iç politikası hem olumlu hem olumsuz yönde etkilenmiştir. SSCB'nin dağılması Avrupa'da komünist rejimi uygulayan ülkelerde de bu sistem çözülmesine yol açtı. Bu devletler ekonomik model olarak kapitalist ekonomiye geçmeye başladı. Komünizm : Sanayi Devrimi'nden sonra ortaya çıkan sosyal devlet anlayışının en son aşamasıdır. Ortak mülki¬yet ve servetin herkese eşit olarak paylaştırılması düşün¬cesini savunan siyasi ve eko¬nomik modele denir. KÖRFEZ'DE SAVAŞ I. Körfez Savaşı • Irak, 1980 -1988 yılları arasında İran ile yaptığı sa¬vaşta ekonomik yönden ağır zararlara uğramıştı. Bu zararları karşılamak için 2 Ağustos 1990'da Ku-veyt'i işgal etti. • Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Irak'ın Kuveyt topraklarını boşaltması için karar alarak, bu kararın 15 Ocak 1991 tarihine kadar uygulanmasını, aksi taktirde güç kullanılacağını duyurdu. Irak'ın bu sü¬re içinde Kuveyt'i terk etmemesi üzerine ABD'nin öncülüğündeki çok uluslu hava güçleri 17 Ocak 1991 'de taarruza geçti. • Irak, çok uluslu müttefik güçler karşısında başarısız olarak 6 Nisan 1991'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin şartlarını kabul ettiğini yazılı olarak ilan etti. Böylece I. Körfez Savaşı sona ermiştir, II. Körfez Savaşı • ABD, Irak'ın Kitle İmha Silahları ürettiğini iddia ede¬rek bu devlete 20 Mart 2003'te yeniden savaş açtı. • ABD bu savaşta Birleşmiş Milletler’den askeri des¬tek kararı çıkartamamıştır. Bunun üzerine ağırlığını ABD ve İngiltere askerlerinin oluşturduğu koalisyon gücü oluşturulmuş, bu güç 1 Mayıs 2003'te Irak'ta Saddam Hüseyin yönetimine son vermiştir. • Irak'ta 30 Ocak 2005'te geçici seçimler yapılmış ve demokratik yönetime geçilmiştir. Ancak ABD güçle¬ri hala Irak'ta bulunmaktadır ve ülke henüz huzur ve güvene kavuşamamıştır. Körfez Savaşlarında Türkiye'nin Tutumu • Türkiye, I. Körfez Savaşanda Irak'ın karşısında yer alarak Birleşmiş Milletler’in aldığı kararlara destek vermiştir. Örneğin Birleşmiş Millefler'in Irak'a eko¬nomik ve askeri ambargo kararına ilk uyan ülke Türkiye'dir. Ancak Türkiye savaşa aktif olarak katıl¬mamış, İncirlik Üssü'nün çok uluslu güçler tarafın¬dan kullanılmasına izin vermiştir. • Türkiye, II. Körfez Savaşı 'nda ABD'yi ve koalisyon güçlerini desteklemekle birlikte daha çekimser bir politika izlemiş ve koalisyon güçlerinin Türkiye üze-rinden cephe açmasına izin vermemiştir. Körfez Savaşlarının Türkiye'ye Etkileri  Irak'a uygulanan ambargo Türkiye'yi ekonomik yönden olumsuz etkilemiştir. Türkiye'nin ihracat kaybı onlarca milyar dolara ulaşmıştır.  Körfez Savaşlarından sonra Kuzey Irak'ta olu¬şan otorite boşluğu ve kaos Türkiye için bir teh¬dit ve risk bölgesi oluşturmuştur.  Kuzey Irak'taki otorite boşluğundan yararlanan bölücü terör örgütü, kamplarını buraya taşımış ve bunun sonucunda Güney Doğu Anadolu'da terör olayları artmıştır.  Körfez Savaşı'nın sonunda Saddam Hüse¬yin'in baskısından kaçan yüz binlerce kurt, Tür¬kiye'ye sığınmıştır. Bu mültecilerin vatanlarına geri dönünceye kadar geçen sürede barınma ve temel ihtiyaçlarının karşılanması Türkiye'ye ekonomik bir yük getirmiştir.  Körfez Savaşlarında Türkiye, savaş bölgesi ilan edilmese de yüz binden fazla yabancı turist re¬zervasyonlarını iptal ettirerek ülkemize gelmek¬ten vazgeçmiştir. Türkiye'nin Enerji Politikası Türkiye, enerji kaynakları bakımından dışa bağımlı bir ülke olmasına rağmen dünyada enerji kaynakla¬rının yaklaşık % 70'ini barındıran Orta Doğu ve Av¬rasya ülkelerinin komşusu durumundadır. Bu du¬rum Türkiye'nin jeopolitik önemini artırmaktadır. Petrol ve doğalgaza sahip olmak kadar bu kaynak¬ları dünya pazarlarına ulaştırmak da önemlidir. Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan gibi pet¬rol ve doğalgaz bakımından zengin kaynaklara sa¬hip ülkeler bu kaynakları ihraç edecek altyapıya sa¬hip değiller. Hazar Denizi çevresindeki enerji kaynaklarının Avrupa'ya ve dünyaya taşınmasın¬da Türkiye koridor görevi görebilecek bir ko¬numdadır. Baku - Tiflis - Ceyhan Boru Hattı Projesi Türkiye, kendi topraklarından geçen uluslararası enerji yollarının dünya siyasetinde etkisini artıraca¬ğını ve ekonomik kalkınmasına büyük katkı yapa¬cağını bilmektedir. Türkiye bu bilinçle 1990'lı yılların başından beri Azerbaycan petrolünü Akdeniz'e ulaştırmak için Baku - Tiflis - Ceyhan Boru Hattı Projesi'ni gerçekleştirmeye çalışmıştır. Nihayet 2005 yılında tamamlanan boru hattı ile Azerbaycan petrolü Ceyhan'a ulaşmıştır. Kazakistan petrollerinin de bu hat ile taşınması konusunda anlaşmaya varılmasıyla bu hattın ka¬pasitesi ve önemi artmıştır. Baku - Tiflis - Erzurum Doğalgaz Hattı Projesi Azerbaycan petrolünün yanında doğalgazının da Türkiye vasıtasıyla Avrupa'ya taşınması için Baku -Tiflis - Erzurum Doğalgaz Hattı Projesi tamam¬lanmış ve 2006 yılının sonunda Bakü'den Erzu¬rum'a doğalgaz pompalanmaya başlanmıştır. Türk¬menistan doğalgazının da bu yolla nakledilmesi söz konusudur. Nabucco Projesi Türkiye bu doğalgazın Avrupa'ya taşınması için Yu¬nanistan - İtalya - Doğalgaz Boru Hattı ve Bulga¬ristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avustur¬ya'ya bağlayacak olan Nabucco Projesi'ni hayata geçirmeye çalışmaktadır. GAP Projesi:Türkiye, uluslararası düzeyde yürüttüğü projele¬rin yanında ulusal düzeyde de önemli projeleri gerçekleştirmektedir. Bunların en önemlisi Gü¬neydoğu Anadolu Projesi (GAP)'dir. Bu proje ile tarım alanlarının sulanması ve enerji üretiminin artırılması amaçlanmıştır. Özellikle nüfusun art¬ması ve sanayinin gelişmesi sonucunda elektri¬ğe duyulan ihtiyaç artınca GAP son derece önemli hale gelmiştir. DOĞAL KAYNAKLARDAN VERİMLİ YARARLANMA Hava, su, toprak, bitki örtüsü, hayvanlar ve maden¬ler doğal kaynakları oluşturur. Doğal kaynaklar in¬san ve toplum hayatı için vazgeçilemez nitelikte önemli değerlerdir. Su, oksijen, bitki örtüsü, petrol gibi doğal kaynakların büyük hızla azalması, canlı¬ların yaşam alanlarını kısıtlamakta, çevresel felaket¬lere yol açabilecek iklim değişikliklerine yol açmak¬tadır. Türkiye çeşitli maden kaynakları bakımından zen¬gindir. Ülkemizde madenlerimizin bilimsel olarak iş¬letilmesi Cumhuriyet döneminde 1935 yılında Ma¬den Tetkik ve Arama (MTA) Enstitüsü'nün kurul¬ması ile başlamıştır. Doğal kaynakların verimli bir şekilde değerlendirilmesi ülkemizin kalkınmasına doğrudan katkı sağlayacaktır. Ülkemizdeki doğal kaynakların verimli kullanıl¬masıyla ilgili projelerden bazıları şunlardır: Su o Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başına dü¬şen yıllık su miktarına göre ülkemiz su azlığı yaşa¬yan bir ülke konumundadır. Üstelik Türkiye mevcut su potansiyelinin tamamını kullanamamaktadır. Devlet Su İşleri'nin verilerine göre 2003 yılında su¬lama, içme suyu ve sanayi sektöründe mevcut su potansiyelimizin yaklaşık olarak % 36'sı kullanılabilmiştir. o Su, günümüzde en önemli enerji türlerinden biri olan elektrik üretiminde de önemli bir kaynaktır. Ül¬kemizde kurulan hidroelektrik santralleriyle elektrik üretimi yapılmaktadır. Türkiye bu alanda potansiye¬linin % 20'sini değerlendirebilmektedir. o Devlet Su işleri (DSİ), su kaynaklarının değerlendi¬rilmesi ve verimli bir şekilde kullanılması amacıyla projeler üretmektedir. DSİ ürettiği projeler ile 2030 yılına kadar su potansiyelinin tamamını de¬ğerlendirmeyi ve ülke ekonomisine yıllık 27,8 milyar dolar gelir sağlamayı amaçlamaktadır. Petrol • Türkiye, çevresinde yer alan komşularının zengin petrol yataklarına sahip olmasına karşın bu doğal kaynak bakımından yetersiz bir rezerve sahiptir. Türkiye enerji ihtiyacının yarısına yakınını petrolden karşılamaktadır. Bu durum Türkiye'yi enerji bakı¬mından dışa bağımlı hale getirmektedir. • Ülkemizde petrol arama ve üretimiyle Türkiye Pet¬rolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) görevlendirilmiş¬tir. TPAO son yıllarda yeni teknolojilerle petrol ara¬ma faaliyetlerine hız vermiştir. Özellikle son iki yılda denizlerde yapılan araştırma çalışmalarının sayısı 50 yılın toplamından daha fazladır. Bu çalışmalar sonunda zengin petrol yataklarının bulunması umut edilmektedir. • Türkiye coğrafi konumu nedeniyle petrol rezervleri zengin üretici ülkelerle, enerji tüketimi yoğun sana¬yileşmiş batı ülkeleri arasında ve Asya - Avrupa yo-lu üzerinde yer almaktadır. Türkiye'nin öncelikli hedefleri arasında bu potansiyelin değerlendiri¬lerek "21. yüzyılın Avrasya Enerji Koridoru" konu-muna getirilmesi yer almaktadır. Bor  Türkiye, kimya sanayinin önemli ham maddelerin¬den biri durumunda olan bor madeni bakımından dünyanın en zengin yataklarına sahiptir. Dünyadaki bor rezervlerinin % 63'ü ülkemizde bulunmaktadır.  Bor madeni günümüzde, camdan elektroniğe, se¬ramikten uzay teknolojisine, sağlıktan enerjiye, ah¬şaptan metalürjiye ve izolasyondan tarıma kadar yüzlerce alanda kullanılmakta, yaşam kalitemizi önemli ölçüde etkilemektedir.  Ancak Türkiye'nin bu rezervleri istenilen oranda ekonomik kazanca dönüştürdüğü söylenemez. Bor madeni rezervlerimize eş değer oranda ekonomik fayda elde edilebilmesi bora dayalı sanayinin geliş¬tirilmesine bağlıdır. Bu amaçla Ulusal Bor Araştır¬ma Enstitüsü (BOREN) kurulmuştur. BOREN en¬düstriyel uygulama amaçlı projelere gerekli desteği sağlamaktadır.  Toryum  Türkiye'de toplam rezerv yaklaşık 380.000 ton civa¬rındadır. Günümüzde toryumla çalışan ticari ölçekli bir santral bulunmamaktadır.  Toryumun, gelecekte nükleer santrallerde kullanıl¬ması beklenmektedir. Bu yüzden dünyadaki tekno¬lojik gelişmelerin paralelinde ülkemizde de toryum tabanlı yakıt çevrimi konusundaki araştırma - geliş¬tirme çalışmalarına devam edilmelidir. Bu amaçla Türkiye Atom Enerjisi Kurumu 2000 yılında Ulus-lararası Yenilikçi Nükleer Reaktörler ve Yakıt Çevri¬mi adlı projeye katılma kararı almıştır. AVRUPA BİRLİĞİ'NE DOĞRU  Türklerle Avrupalılar arasındaki ilişkiler uzun bir geçmişe sahiptir. Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkele¬ri arasındaki karşılıklı etkileşim yüz yıllar boyunca sürmüştür. Türkiye ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeni içinde Avrupa dev¬letleri ile birlikte hareket etmiştir.  AB'nin kuruluşu 18 Nisan 1951'de Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda arasında Paris'te imzalanan antlaşmaya kadar uza-nır. 25 Mart 1957 tarihinde Roma'da imzalanan an¬laşmalarla resmen kurulmuştur. 7 Şubat 1992'de Hollanda'nın Manstricht şehrinde imzalanan Avru¬pa Birliği Antlaşması ile topluluğun adı Avrupa Bir¬liği (AB) olmuştur.  Avrupa Birliği, Avrupa'nın ekonomik ve siyasi olarak bütünleşmesini hedeflemektedir. Türkiye - Avrupa Birliği İlişkileri  11 Eylül 1959: AET Bakanlar Konseyi Ankara ve Atina'nın ortaklık başvurularını kabul etti.  27 Mayısl 960: Türkiye - AET ilişkileri dondurul¬du.  12 Eylül 1963: Türkiye ile AET'yi Gümrük Birliği'ne götürecek ve tam üyeliği sağlayacak olan Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) imza¬lanmıştır.  13 Ocak 1972: Ortaklık Anlaşması'nın Toplulu¬ğa katılacak yeni ülkelerce de kabulünü sağla¬yacak Türkiye - AET müzakereleri başlamıştır.  22 Ocak 1982: Avrupa Topluluğu, Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararı almıştır.  16 Eylül 1986: Türkiye-AET Ortaklık Konseyi toplanmış, böylece dondurulmuş bulunan Tür¬kiye - AET ilişkilerinin canlandırılması süreci başlamıştır.  14 Nisan 1987: Türkiye, AT'ye, tam üye olmak üzere müracaat etmiştir.  1 Ocak 1996: Türkiye ile AB arasında sanayi ve işlenmiş tarım ürünlerinde gümrük birliği yü¬rürlüğe girmiştir.  11-12 Aralık 1999: Helsinki'de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi zirve toplantısında Türkiye'ye adaylık statüsü tanınmıştır.  28 Haziran 2002: Avrupa Birliği ile Türkiye ara¬sında topluluk programlarına katılımın genel il¬kelerini belirlemek üzere imzalanan Çerçeve Anlaşma, 28 Haziran 2002 tarihli Resmi Gaze-te'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.  16-17 Aralık 2004: AB Devlet ve Hükümet Baş¬kanları Konseyinin Brüksel'de yapmış olduğu zirve toplantısında, Türkiye'nin Kopenhag siya¬si kriterlerini yeterli ölçüde karşıladığına karar verilmiş ve 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere başlanması öngörülmüştür.  12 Haziran 2006: Türkiye ile AB arasında üye¬lik müzakereleri başlamıştır. Avrupa Birliği:1 Ocak 2002 yılından itibaren, Avrupa Birliği üyesi 15 ülkeden 12'si kendi ulusal para birimlerini bırakarak ortak para birimi "euro" yu kabul ettiler. Avrupa Komisyonu tarafın¬dan geliştirilen e simgesi, Avru¬pa sözcüğünün ilk harfini temsil eder, iki paralel çizgi ise ekono¬mideki istikrarı simgeler. Avrupa Birliği'ne Üye Ülkeler 10 Ocak 2QOTdeki geniş¬leme ile AB'nin 27/üyesi vardır. 1951/1957 yıllarında topluluk¬ta bulunan altı kurucu üye şunlardır: • Belçika - Fransa İtalya Almanya • Lüksemburg Hollanda Bunu izleyen yıllarda çeşitli aşamalarda şu ülkeler birliğe katıldı: 1973'te Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık, 1981'de Yunanistan, 1986'da Portekiz ve ispanya, 1990'da Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesi so¬nucu üye ülke sayısı artmama¬sına rağmen AB'nin sınırları ge¬nişledi ve nüfusu arttı. 1995'te Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 2004'te Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya 2007'de ise Bulgaristan ve Romanya birliğe üye olmuştur.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İnkılap Tarihi 2.dönem 1. sınav sorusu ve cevapları

1/4/2009 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

ADI              :                                                                                                     

SOYADI         :

2008–2009 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI İSMETPAŞA İ.Ö. O. 8- SINIFLAR T.C.. İNKILAP TARİHİ ve ATATÜRKÇÜLÜK DERSİ II. DÖNEM I. YAZILI YOKLAMA SINAVI

 

SINIF/NO      :

 

 


 

1. Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda “İstanbul’un ve boğazların yönetimi TBMM Hükümeti’ne verilecektir.” kararı alınmıştı. An-cak Lozan konferansı’nda boğazların yönetimi Boğazlar Komisyo-nu’na bırakılmıştır.

Paragraftaki bilgilere dayanarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A)Lozan’da boğazlar konusunda, Türkiye’nin aleyhinde kararlar alınmıştır.

B)İstanbul Boğazı önemini kaybetmiştir.

C)Mudanya Ateşkes Antlaşması kararları uygulanmıştır.

D)Lozan Antlaşması ile Türklerin tam bağımsızlığı önündeki engeller kaldırılmıştır.

 

2.   İtilaf Devletleri Lozan Barış Konferansına TBMM’nin yanında İstanbul Hükümeti’ni de çağırmışlardır.

İtilaf devletleri, bu hareketleriyle aşağıdaki amaçlardan hangi-sine ulaşmak istemiştir?

A)Boğazları Osmanlı Devleti’ne bırakmak.

B)Görüşmeler sırasında Türk tarafını bölmek

C)TBMM’yi daha deneyimli kişilerin temsil etmesini sağlamak

D)Türk tarafında birlik ve beraberliği sağlamak.

 

3.  Lozan Barış Antlaşması, yeni Türk Devleti’nin siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan tam bağımsız hale gelmesini sağlamıştır.

Antlaşmanın aşağıdaki maddelerinin hangisinden böyle bir hüküm çıkarılamaz?

A)Azınlıklar Türk vatandaşı sayılacak.

B)Kapitülasyonlar kaldırılacak

C)Boğazlar uluslar arası bir komisyonun idaresine bırakılacak.

D)Yeni Türk Devleti’nin bağımsızlığı tanınacak.

 

4. 

Medeni Kanun’un Kabulü ile;

  • Mirasta kız erkek çocuklara eşit hak tanınmıştır.
  • Tek kadınla evlilik kabul edilmiştir.
  • Kadınlara istediği mesleğe girme hakkı verilmiştir.

Bu bilgiler göz önüne alındığında, aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılamaz?

A)Kadınlara siyasi haklar tanınmıştır.

B)Kadın hakları genişletilmiştir.

C)Kadın-Erkek eşitliği sağlanmaya çalışılmıştır.

D)Çok eşle evlilik yasaklanmıştır.

 

 

5.   Büyük Taarruz’dan sonra başlayan Mudanya görüşmelerine, Türkiye, İngiltere, Fransa ve İtalya delegeleri katılmıştır. TBMM ile asıl büyük savaşları yapan Yunanistan delegeleri görüşmelere katılmamış, Yunanlıları İngiliz delegesi temsil etmiştir.

Bu durum aşağıdaki yargılardan hangisini doğrulamaktadır?

A)Yunanlıları kışkırtan İtilaf devletleridir.

B)Yunanlılar savaşın sorumluluğunu üstlenmişlerdir.

C)Yunanlılar Anadolu üzerindeki isteklerinden vazgeçmişlerdir.

D)Yunanlılar barışa yanaşmamaktadır.

 

6. Lozan Barış Antlaşması ile yeni Türk devleti sadece siyasi alanda değil ekonomik alanda da bağımsız hale gelmiş, Avrupa devletlerinin açık pazarı olmaktan kurtulmuştur.

Lozan Barış Antlaşması’nın hangi maddesinden böyle bir so-nuç çıkarılabilir?

A)Yunaistan Karaağaç istasyonunu savaş tazminatı olarak Türki-ye’ye verecek.

B)Osmalı Devleti’nden kalan borçlar ayrılan devletlerle aramızda paylaşılacal.

C)Kapitülasyaonlar kaldırılacak.

D)Yabancı okullar Türk kanunlarına uyacak.

 

 

7.Türk karasularında yolcu ve

yük taşıma hakkının sadece Türk

gemilerine ait olması aşağıdaki

inkılâplardan hangisiyle

gerçekleştirilmiştir?

 

A)Teşvik-i Sanayi Kanunu                B) Kabotaj Kanunu

C)1. Beş Yıllık Kalkınma Planı           D) Milli İktisat Kanunu

 

 

8. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasından sonra ortaya çıkan;

  • Devletin adı
  • Devletin rejimi
  • Devlet başkanlığı

gibi belirsizlikler, aşağıdakilerden hangisi ile giderilmiştir?

A)Ankara’nı başkent olmasıyla

B)Halifeliğin kaldırılmasıyla

C)Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle

D)Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla

 

 

9.  Saltanat’ın kaldırılması sırasında halifelik makamı saltanattan ayrılmış ve TBMM Abdülmecit Efendiyi halife seçmişti. Ancak bir süre sonra ortaya çıkan olumsuz gelişmeler halifeliğin kaldırıl-masını zorunlu hale getirmiştir.

Aşağıdakilerden hangisi bu olumsuz gelişmelerden değildir?

A)Halifeliğin inkılâplara karşı olanlarla işbirliği yapması

B)Bazı TBMM üyelerinin halifeliği meclisin üzerinde görmeleri

C)Halifeliğin Osmanlı hanedanlığından bahsetmesi

D)Ankara’nın başkent olması

 

 


10.  Cumhuriyet’in ilk yıllarında

Atatürk’ün kurmuş olduğu Cum-

huriyet halk fırkasından başka

TBMM’ne farklı görüşleri yansı-

tabilmek amacıyla Terakkiperver

Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cum-

huriyet Fırkası gibi partiler kurula-

rak çok partili yaşama geçme giri-

şimleri olmuştur.

Buna göre, bu girişimlerle ulaşılması düşünülen, temel amaç aşağıdakilerden hangisidir?

A)Kadınlara siyasal haklar vermek

B)Dünya barışına katkıda bulunmak

C)Demokratik yönetimi gerçekleştirmek

D)Siyasi bağımsızlığı tamamlamak

 

 

11.  

·         Devlet üretme çiftliklerinin kurulması

·         Ziraat Bankası aracılığıyla köylüye ucuz kredi sağlanması

·         Tarım Kredi Kooperatifleri’nin kurulması

·         Aşar vergisinin kaldırılması

Atatürk döneminde görülen bu gelişmelerin ortak amacı aşağı-dakilerden hangisidir?

A)Tarımsal gelişmeyi sağlamak

B)Ulusal sanayi’nin kurulmasını sağlamak

C)Dış ticarette tarımın payını azaltmak

D)Özel mülkiyeti yaygınlaştırmak

 

12.   

 

 

 

 

 

 

 


  • Hafta tatili’nin Cuma’dan pazara alınması
  • Miladi takvimin kabul edilmesi
  • Metre, Kilogram ve Litre ölçülerinin kabul edilmesi

Yukarıdaki inkılapların  amacı aşağıdakilerden hangisidir?

A)Milli egemenliği hakim kılmak

B)Köylünün maddi durumunu iyileştirmek

C)Avrupa devletleriyle ekonomik ilişkileri geliştirmek

D)Eğitim ve öğretimde birliği sağlamak.

 

13.  1934’te çıkartılan soyadı kanunu ile her ailenin; rütbe, memur, ulus adları ile ahlaka aykırı ve gülünç olmayan Türkçe bir soyadı alma zorunluluğu getirilmiştir. Yine aynı yıl kabul edilen bir başka kanunla da ağa, hacı, hoca, bey, paşa gibi unvanların kullanılması da yasaklanmıştır.

Aşağıdakilerden hangisi bu kararların alınma amaçlarından birisidir?

A)Toplumda ayrıcalıklara yol açabilecek etkileri engellemek.

B)Dilde sadeleştirmeyi gerçekleştirmek

C)Halkın yönetime katılmasını sağlamak

D)Yeni hukuk sisteminin kurulmasına yardımcı olmak.

 

14. 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’ne çiftçi, tüccar, sanayici, işçi temsilcileri katılmıştır.

Kongreye farklı alanlardan temsilcilerin katılması aşağıdaki-lerden hangisinin göstergesi sayılabilir?

A)Sivil savunma örgütlenmesinin iyi yapıldığının

B)Ekonominin tarıma dayandırıldığının

C)Ekonomik kalkınmamın her alanda amaçlandığının

D)Herkesin yönetime alınmak istendiğinin

 


15. 

 

 

 

 

 

 

 

1927 yılında “Teşvik-i Sanayi Kanunu” çıkarıldı. Özel teşebbüslerin sanayi alnında yatırım yapması için bu kanunla birçok kolaylıklar sağlandı. Fakat yinede istenilen yatırımları özel sektör tarafından gerçekleştirilemedi. Bunun üzerine devlet sanayi alnındaki yatırımları “devletçilik” ilkesi çerçevesinde kendisi gerçekleştirdi.

Yukarıda verilen bilgilere göre Özel sektöre birçok kolaylık sağlandığı halde neden başarılı olunamamıştır?

A) Bankaların kredi vermemesi

B) Özel sektörün yatırım yapacak ekonomik gücünün olamaması

C)Devletin sanayi alanındaki yatırımları kendisinin yapması

D)Ekonominin yabancıların elinde olması.

16.  1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması, milli egemenliğin tam olarak gerçekleştirilmesi amacına yönelik bir gelişmedir.

Aşağıdakilerden hangisinin saltanatın kaldırılmasını hızlan-dırdığı söylenebilir?

A)Padişah Vahdettin’in hayatını tehlikede gördüğü için İngilizlere sığınması

B)İtilaf devletleri’nin Lozan görüşmelerine Osmanlı Hükümeti’ni de davet etmeleri

C)Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanması

D)TBMM’nin “güçler birliği” sistemini benimsemesi

 


17.

·     Etibank ve Bağlı işletmelerin

Kurulması

 

 

·    Maden ve Tetkik Arama Enstitüsü

Kuruldu.

Yeni Türk devleti Yukarıdaki kuruluşları oluşturmakla aşağıdakilerden hangisini geliştirmeyi amaçlamıştır?

A)Denizciliği geliştirmek

B)Orman ürünleri sanayisini geliştirmek

C)Yeraltı zenginlik kaynaklarını aramak ve işletmek

D)Dokuma ve kumaş sanayilerini geliştirmek.

 

 

18. Kurtuluş savaşından sonra başlatılan inkılâplar toplumun büyük bölümü tarafından hemen kabullenmiştir. Buna rağmen inkılâpları anlayamayan ya da çıkarları elden giden bazı grup ve kişiler inkılâpları kabullenemeyerek tepki göstermiştir.

Aşağıdakilerden hangisi bu tepkilerden biri olamaz?

A) Şeyh Sait İsyanı

B) Devletçilik ilkesinin benimsenmesi

C) Mustafa Kemal’e İzmir’de suikast girişimi

D) Menemen Olayı

Atatürk: “Ulusal duygu ve dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması ulu

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

6/3/2009 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

DÖRT ŞEHİR VE ATATÜRK

 

Yuvarlatılmış Dikdörtgen: MANASTIR Bugün Bitola adıyla bilinen Manastır şe Mustafa Kemal'in fikir hayatının oluşma¬sında büyük etkiye sahiptir. Bu şehrin Av¬rupa kültüründen çok çabuk etkilenmesi ve Osmanlı yönetiminin bu şehri çok sıkı kontrol altında tutamaması, yönetime karşı olanların faaliyetlerini arttırmalarına neden olmuştur. Mustafa Kemal de bu ortamda birçok çevreyle diyalog kurarak her yönden kendini geliştirmiştir.Yuvarlatılmış Dikdörtgen: SELANİK  Makedonya'nın önemli bir şehri olan Selanik siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan çevre ül¬kelerden çok fazla etkilenen bir bölge idi. Bü¬yük devletlerin yayılma ve nüfuz alanlarının en çok etkilediği Selanik şehri aynı zamanda Balkan milletlerinin Osmanlı'ya karşı ayak¬lanmalarına da merkezlik yapmıştır.  Ayrıca Selanik; genç ve aydın neslin bu-lunduğu, vatanseverlik duygularının yoğ¬rulduğu ve daha fazla özgürlük ortamının bulunduğu bir yerdi.Mustafa Kemal Atatürk, olaylara getirdikleri çözümleri ve geleceğe ait görüşleri ile her alanda güçlü ve etkili düşünceleri olan büyük bir fikir adamıdır. O, gençlik yıllarından itibaren Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumla yakından ilgilenmiştir. Osmanlı Devleti'nin son dönemleri Türk milletinin bü­yük sıkıntılar çektiği, çok acı olaylar yaşadığı dönemdir. Atatürk'ün fikir zenginliğinde içinde bulundu­ğu dönemin olaylarının da büyük rolü vardır. Çeşitli konularla ilgili yaşadıkları, gözlemledikleri, oku­dukları ve duydukları onlardan çıkardığı sonuçlar onun fikir temeline kaynak olmuştur. Selanik, Ma­nastır, Sofya ve İstanbul şehirleri Mustafa Kemal'in fikir hayatının oluşmasında büyük etkiye sahiptir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yuvarlatılmış Dikdörtgen: SOFYA Mustafa Kemal, 27 Ekim 1913'te Sofya As¬keri Ateşeliği'ne atanmıştır. Bir yıldan fazla süren bu görevi sırasında Atatürk, Balkan¬ların ekonomik, politik ve sosyal ortamında bütün azınlıkları, dış güçleri, bunların emellerini ve çeşitli dinleri tanımış; dinlerin milliyetçilik akımlarının hizmetine verilme¬sinin tanığı olmuştur. Bu büyük karışıklık ortamında kendini yetiştirmiştir. Yuvarlatılmış Dikdörtgen: İSTANBUL Osmanlı Devletinin XIX. yüzyıl sonlarındaki mevcut durumu Atatürk'te İnkılap fikirlerinin gelişmesine sebep olmuştur. Mondros Ateş¬kesinin imzalanmasının ardından İstanbul'a gelen Mustafa Kemal buradan ülkenin içine düştüğü durumdan kurtarılamayacağını an¬lamış ve Anadolu'ya geçerek kurtuluş hare¬ketini başlatmaya karar vermiştir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 


Mustafa Kemal'in fikir hayatının en kuvvetli tarafı özellikle tarih okumasından ileri gelir. Ayrıca Tevfik Fikret ve Namık Kemal'in hürriyetçi, Ziya Gökalp’ın milliyetçi fikirlerinden etkilenmiştir. Atatürk ölene kadar bu fikir kaynaklarından yararlanarak fikir hayatını işlemiş, zenginleştirmiş ve bütünleştirerek ye­ni bir fikir düzeni ortaya koymuştur.

 

Hazırlayan: Fatih UĞURLU

Sosyal Bilgiler Öğretmeni

(Lütfen Emeğe Saygı)

 
Atatürk'ün devlet, millet ve insanlık idealine ait bu temel düşünce­leri, Türkiye Cumhuriyeti Devletimin milli politikasını belirlemiş ve temel niteliklerini oluşturmuştur. Bir sistem içinde şekillenen bu dü­şünceler "Atatürkçü Düşünce Sistemi" olarak tanımlanmıştır.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İletişim ve insan ilişkileri etkinlik örneği

25/9/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

  Aşağıdaki cümleleri uygun sözcüklerle tamamlayınız.

1.  Elektronik iletişim araçları günümüzde kur­
du
ğu haberleşme ağıyla kültürü de yaygın-

laştırmış,  dünyamızı   "...............................

........ bir köy"e dönüştürmüştür.

2.  1972 yılında televizyonda ilk kez..................

........ adlı yabancı dizi Türkçe seslendirildi.

3.  1984 yılında TRT tümüyle.............................

yayına geçti.

4.  TRT'nin genel merkezi............................. 'da

bulunur.

5.          Özgürlük insanların doğuştan sahip olduğu            ve        haklardandır.

6.          M. Kemal..................... Kongresi'nde alınan

kararların duyurulması amacıyla İradei Milli­ye gazetesini yayınlattı.

7.          M. Kemal 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gel­dikten sonra       Milliye gaze­tesini yayınlattı.

8.          Kurtuluş Savaşı'nda Türklerin haklı davasını

tüm dünyaya duyurmak için ........................

kuruldu.

9.  Toplumun genel ahlakına, gelenek ve göre­
neklerine ayk
ırı yayınlar yapan özel radyo ve
televizyonlar
ın denetlenmesi amacıyla
                           kurulmu
ştur.

10.             Basın yolu ile halk bilgilendirildiğinde, top­lumda davranış ve düşünce birlikteliği olu­şur. Böylece     oluşmuş olur.

11.             Herkes kendi evinde aile bireyleri ile rahatsız edilmeden huzurlu bir yaşam sürme hakkına sahiptir. Bu nedenle ilke olarak hiç kimsenin . dokunulamaz.

12... araçları sayesinde insanlar gü
demi takip ederek bilgi sahibi olmaktad
ır.

13.  TRT'nin ilk genel müdürü.................... oldu.


14.             Etkin bir dinleyici kendisini karşısındakinin yerine koyarak   kurar.

15.             İletişim................. ve.................. olarak bir

bütündür.

C.   Aşağıdaki soruların cevaplarını boşlukla­ra yazınız.

1. Günümüzde kullanılan başlıca iletişim araç­ları nelerdir?

2. Yanlış dinleme türleri nelerdir?

3. Merkezi Ankara'da bulunan TRT'nin hangi lerimizde bölge müdürlükleri bulunur?

4. M. Kemal Anadolu'da başlattığı Kurtuluş Sa­vaşı'nda sesini duyurabilmek için hangi ileti­şim araçlarının kurulmasını sağlamıştır?

5. Düşünceyi açıklama özgürlüğü hangi du­rumlarda kısıtlanabilir?


 

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

İnkilap tarihi 8.sınıf bir kahraman doğuyor ders notu

18/9/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

ÜNİTE 1-BİR KAHRAMAN DOĞUYOR

A. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN HAYATI

1.Çocukluğu, Ailesi, İçinde Yaşadığı Sosyal Ortam ve Yetişme Tarzı

Ø      Mustafa Kemal, 1881 yılında Selanik'te doğdu.

Ø      Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır.

Ø      Ali Rıza Efendi, önceleri gümrük memurluğu yapıyordu. Daha sonra bu görevinden ayrıldı ve kereste ticaretiyle uğraşmaya başladı.                          

Ø      Zübeyde Hanım; zeki, sağduyulu, sağlam karakterli, gelenek ve göreneklerine bağlı bir hanımefendiydi.

Ø      Mustafa Kemal'in en iyi şekilde yetişmesi için anne ve babasının çok büyük katkıları olmuştur.

Ø      Mustafa Kemal'in çocukluk ve gençliği, Osmanlı Devleti’nin en  sıkıntılı yıllarına rastlar. Onun yaşadığı şehir olan Selanik, 19. yüzyılın sonlarında sık sık çatışmalara sahne olan Makedonya bölgesindedir.

Ø      Bu bölge  aynı zamanda  Avrupa’daki kültür  hareketlerinin ve siyasi gelişmelerin etkisi altındaydı.

Ø      Mustafa Kemal'in kişiliğinin oluşmasında aile­sinin, aile çevresinin, öğrenim gördüğü okulların ve yaşadığı ortamın etkili olduğu görülmektedir.

Ø      Mustafa Kemal, aile hayatına önem vermiş, ailesini yaşamı boyunca yalnız bırakmamıştır. Askerliği sırasında görevden döndüğünde sık sık annesi ve kız kardeşini Selanik'te ziyaret etmiştir.

Ø      Selanik'in Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasından sonra annesi ve kız kardeşini yanına aldırmış, kardeşi Makbule Hanım'ı, Cumhuriyetin ila­nından sonra da yanından ayırmamıştır.

 

2. Eğitim ve Öğrenim Hayatı

Ø      Mustafa, önce annesinin isteğiyle mahalle mektebine gitti. Burada modern eğitim uygulanma­dığından Şemsi Efendi İlkokuluna başladı.

Ø      Şemsi Efendi İlkokuluna devam ederken baba­sını kaybetti. Bunun üzerine kısa bir süre öğrenimine ara vermek zorunda kaldı.

Ø      Babasının ölümüyle aile zor durumda kaldı. Zübeyde Hanım, oğlu Mustafa ve kızı Makbule ile birlikte Selanik yakınlarında çiftlik işleten kardeşinin yanına gitti.

Ø      Mustafa'nın öğrenim görmemesi annesini çok üzüyordu. Bu nedenle Zübeyde Hanım oğlunu öğreni­mine devam etmesi için tekrar Selanik'e gönderdi.

Ø      Mustafa, Selanik'te Mülkiye Rüştiyesine (sivil ortaokul) yazıldı (1892).

Ø      Mustafa Kemal'in arzusu asker olmaktı. Askerî okul sınavına girdi ve başarılı oldu. Selanik Askerî Rüştiyesine (Selanik Askerî Ortaokulu) kaydoldu.

Ø      Mustafa bu okulda, zekâsı ve üstün yetenek­leriyle öğretmenlerinin sevgisini kazandı.

Ø      Doğduğunda kendisine "Mustafa" adı verilmişti. "Kemal" adını ise bu okuldaki matematik öğretmenin­den almıştır.

Ø      Mustafa Kemal, Selanik Askerî Rüştiyesini bi­tirince Manastır Askerî İdadisine yazıldı (1895).

Ø      Manastır kenti ve girdiği bu okul Mustafa Ke­mal'in ülke sorunları, vatan ve millet sevgisi, milliyetçi­lik, bağımsızlık, özgürlük gibi düşüncelerinin gelişme­sinde önemli rol oynamıştır.

Ø      Mustafa Kemal, Ma­nastır Askerî İdadisini bitirdik ten sonra İstanbul'a gelerek Harp Okulunun piyade sınıfına girdi (1899).

Ø      Bu okuldan sonra öğre­nimine İstanbul Harp Akade­misi, kurmay sınıfında devam etti. (1902).            Derslerinin yanı sıra, ülkenin içinde bulunduğu siyası durum ve sorunları ile yakından ilgilendi.

Ø      Mustafa Kemal, Harp Akademisini kurmay yüzbaşı olarak bitirdi (11 Ocak 1905). Böylece orduda görev almaya hazır bir kurmay subay oldu.

3. Askerlik Hayatı

 

Ø      Mustafa Kemal'in askerlik mesleğine merakı çocukluk yıllarında başladı. Bunun sonucunda asker olmaya karar verdi.

Ø      İlk görev yeri 5. Ordu emrindeki 30. Süvari Alayı'ydı. Burada subaylara askeri bilgiler verecek ve bölgedeki asayişi sağlayacaktı.

Ø      Suriye'de bulunduğu sırada yakın arkadaş­larıyla Vatan ve Hürriyet Derneğini kurdu (Ekim 1906).

Ø      1907'de kolağası olarak Şam 5. Ordu Komu­tanlığında, oradan da aynı yıl içerisinde Manastır 3. Ordu Komutanlığında görevlendirildi.ı

Ø      İstanbul'da çıkan 31 Mart Ayaklanmasını bastırmak ve düzeni sağlamak amacıyla hazırlanan Hareket Ordusu’nda kurmay yüzbaşı olarak görev yaptı.

Ø      İtalya'nın Trablusgarp'a saldırması üzerine kaçak yollarla Mısır üzerinden Trablusgarp'a gitti. Mustafa Kemal, Enver Paşa ve Fethi Bey Derne ve Tobruk'ta İtalyanlara karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Bu başarılarından dolayı Mustafa Kemal binba­şılığa terfi ettirildi.

Ø      Balkan Savaşlarının başlamasıyla Trablusgarp'tan ayrılmak zorunda kaldı.

 

 

 

 

Ø      Mustafa Kemal Sofya Askeri Ataşeliği’ne atandı (27 Ekim 1913). Mart 1914'te yarbaylığa yükseldi.

Ø      Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal Osmanlı Devleti'nin hemen savaşa girmesini doğru bulmuyordu. Ancak Osmanlı Devleti bir oldu bittiyle  savaşa katılınca savaşta rol almak için 2 Şubat 1915’te kurulmakta olan 19. Tümen Komutanlığına getirildi.

Ø      Mustafa Kemal'in askeri yönden tanınmasını sağlayan, I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesin­deki savaşlar olmuştur.

Ø      Mustafa Kemal Çanakkale Cephesi'nde üstün bir askerlik yeteneği sergileyerek önemli savunmalar yaptı ve büyük başarılar kazandı.

Ø      Mustafa Kemal ve emrindeki tümen, Anafartalar ve Arıburnu'nda düşmanı ağır bir yenilgiye uğ­rattı. İtilaf Devletlerinin Çanakkale'yi geçmelerine izin vermedi.

Ø      Mustafa Kemal, Mondros'tan sonra yurdun işgal edilmesini önlemek amacıyla Anadolu'ya geçti.

Ø      Anadolu'da askerî niteliğinin yanında siyasi dehasıyla da halkı Kurtuluş Savaşı için örgütledi.

Ø      13 Kasım 1918'de İtilaf Devletlerinin donanma­larının İstanbul'a girdiğini gören Mustafa Kemal, yanın­da bulunanlara, "Geldikleri gibi giderler." demiştir.

Ø      Erzurum Kongresi'nden bir gün önce askerlik görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Ø      Sakarya Meydan Savaşı'ndan önce meydana gelen gelişmeler onun tekrar askerliğe dönmesine yol açmış, geniş yetkilerle başkomutanlığa getirilmiştir (5 Ağustos 1921).

Ø      Sakarya Meydan Savaşı'nda, "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır." emrini verdi. Bu savaştan sonra kendisine gazilik ve mareşallik unvanı verildi.

Ø      26 Ağustos'ta Kocatepe'ye gelindi ve taaruza başladı.

Ø      30 Ağustos 1922'de Başkomutanlık Meydan Savaşı yapıldı. Yunan kuvvetleri ağır bir yenilgiye uğratıldı.

Ø      Mustafa Kemal Paşa: "Ordular; ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emrini vererek düşmanın süratle takip edilmesini sağladı. 9 Eylül'de İzmir kurtarıldı.  

Ø      Sahip olduğu askerî özelliklerle Mustafa Kemal,  20.yy’ın en büyük asker ve komutanlarından biri olmuştur.

 

 

 

              4. Siyasi Hayatı

 

Ø      Mustafa Kemal, büyük bir asker olduğu kadar eşsiz bir devlet adamıdır.

Ø      O, gençlik yıllarından itibaren Osmanlı Devleti'nin geçirdiği büyük sıkıntıları görmüş ve çareler ara­maya başlamıştır. Bu sebeple Harp Okulu ve Harp Akademisindeki öğrenimi sırasında bazı siyasi faa­liyetlere de katılmıştır.

Ø      19 Mayıs 1919'da millî birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla Samsun'a gitti. Buradan Havza'ya geçerek bildiriler yayımladı. Amasya Genelgesi'ni ya­yımladı. Doğu Anadolu'nun kurtuluşu için Erzurum Kongresi'ne başkanlık etti.

Ø      Sivas Kongresi'nde bütün cemiyetleri aynı çatı altında birleştirdi.

Ø      27 Aralık'ta Ankara'ya geldi ve çalışmaları bu­radan takip etti.

Ø      23 Nisan 1920'de TBMM'yi açtı ve Meclis'e başkan olarak seçildi.

Ø      Kurtuluş Savaşı sırasında I. İnönü Savaşı'ndan sonra Londra Konferansı; Sakarya Zaferi'nden sonra imzalanan Ankara ve Kars antlaşmaları onun siyasi başarılarıdır. Kurtuluş Savaşı sonucunda imzalanan Mudanya ve Lozan Barış Antlaşmalarıyla başarılarını devam ettirdi.

Ø      Mustafa Kemal, ülkenin çağdaş medeniyetler seviyesinde çıkması için çeşitli alanlarda inkılaplar yapmıştır. O, inkılaplarını gerçekleştirirken, ülkenin iç ve dış sorunlarını çözerken her zaman millî çıkarları göz önünde tutmuştur.

Ø      29 Ekim 1923'te Cumhuriyeti ilan etti ve Türki­ye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı oldu. 1934'te Atatürk soyadını aldı.

5. Medeni Hali

 

Ø      Mustafa Kemal, Türk toplumunda kadının layık olduğu yeri alması için çok çaba harcadı.

Ø      O, sağlıklı bir toplumun güçlü bir aile yapısıyla kurulacağına inanıyordu.

Ø      Atatürk'e göre, toplumun temeli sağlıklı bir aile yaşamı ile oluşurdu. Sağlıklı ve dengeli fertler ancak sıcak ve mutlu bir aile ortamında yetişebilirdi. Bu yüz­den aileyi toplumun temeli olarak kabul etmiştir.

Ø      29 Ocak 1923'te İzmir'de Latife Hanımla evlendi.

Ø      Mustafa Kemal, çıktığı yurt gezilerine eşini de yanında götürürdü.

Ø      Kadınla erkeğin hayatın her alanında birlikte yer almasını isterdi. Bu yüzden kendi evliliği ve aile hayatıyla Türk toplumuna örnek olmaya çalıştı.

 

 

DÖRT ŞEHİR VE ATATÜRK

SELANİK

 

Makedonya'nın önemli bir şehri olan Selanik siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan çevre ül­kelerden çok fazla etkilenen bir bölge idi. Bü­yük devletlerin yayılma ve nüfuz alanlarının en çok etkilediği Selanik şehri aynı zamanda Balkan milletlerinin Osmanlı'ya karşı ayak­lanmalarına da merkezlik yapmıştır.

Ayrıca Selanik; genç ve aydın neslin bu­lunduğu, vatanseverlik duygularının yoğ­rulduğu ve daha fazla özgürlük ortamının bulunduğu bir yerdi.

MANASTIR

Bugün Bitola adıyla bilinen Manastır  Mustafa Kemal'in fikir hayatının oluşma­sında büyük etkiye sahiptir. Bu şehrin Av­rupa kültüründen çok çabuk etkilenmesi ve Osmanlı yönetiminin bu şehri çok sıkı kontrol altında tutamaması, yönetime karşı olanların faaliyetlerini arttırmalarına neden olmuştur. Mustafa Kemal de bu ortamda birçok çevreyle diyalog kurarak her yönden kendini geliştirmiştir.

SOFYA

Mustafa Kemal, 27 Ekim 1913'te Sofya As­keri Ateşeliği'ne atanmıştır. Bir yıldan fazla süren bu görevi sırasında Atatürk, Balkan­ların ekonomik, politik ve sosyal ortamında bütün azınlıkları, dış güçleri, bunların emellerini ve çeşitli dinleri tanımış; dinlerin milliyetçilik akımlarının hizmetine verilme­sinin tanığı olmuştur. Bu büyük karışıklık ortamında kendini yetiştirmiştir.

İSTANBUL

Osmanlı Devletinin XIX. yüzyıl sonlarındaki mevcut durumu Atatürk'te İnkılap fikirlerinin gelişmesine sebep olmuştur. Mondros Ateş­kesinin imzalanmasının ardından İstanbul'a gelen Mustafa Kemal buradan ülkenin içine düştüğü durumdan kurtarılamayacağını an­lamış ve Anadolu'ya geçerek kurtuluş hare­ketini başlatmaya karar vermiştir.

             B. KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ

Mustafa Kemal; çok yönlü, üstün yetenek, zeki ve kuvvetli iradeye sahiptir. Bunlar Mustafa Kemal'in Türk milletinin en büyük lideri olmasında ve tüm dün­yaca kabul edilmesinde etkili olan özellikleridir.

1. Vatanseverliği

ü      Mustafa Kemal, bir asker olarak birçok cep­hede vatan savunmasının en güzel örneklerini verdi.

ü      Vatanı savunmanın yüce bir görev olduğunu belirtti. Çanakkale Cephesi'nde askerlerine: "Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçen zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar gelebilir." diyerek Türk ordusunun Çanakkale Savaşlarındaki başarısının nasıl gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

ü     

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Çanakkale Savaşı nedenleri sonuçları, yaşanmış olaylar

5/8/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

ÇANAKKALE SAVAŞLARININ MANA VE EHEMMİYETİ

"Çanakkale Savaşları, Türk Savaş Tarihi'nin bir harp safhası ya da Birinci Dünya Savaşı'nın yalnız bir parçası değil; o başlıbaşına dünyayı dize getiren
ve dünyanın en güçlü ordularını Çanakkale Boğazı'ndan geçirmeyen "muazzam bir olay veya dünya tarihinin dönüm noktalarından biri"dir."
"Bu bakımdan Çanakkale Savaşlan'nın ehemmiyeti ve azameti zamana bağlı kalmadan gelecek nesle
"Tarihî -Askerî -İçtimaî -Ahlâkî -Ekonomik ve Siyasî bakımdan mütemadiyen bir inceleme zemini olacaktır.
 Çünkü o, bütün cihan tarihi içinde cereyan eden yedi büyük olaydan ikincisidir. Bin yıllık Anadolu tarihimizin içinde ise
100'den fazla kazandığımız zaferlerin en büyüğüdür." Çanakkale geçilebilseydi bugün siz ve ben yoktuk.
Buna göre ülkemizin gerçek sahipleri Çanakkale Kahramanlaradır. Orada, Mustafa Kemal vardı. Seyit Onbaşı e Yahya Çavuşlar vardı.
Bigalı Mehmet Çavuş da oradaydı. Harputlu Ömer Çavuş, Ödemişli Ömer Onbaşı hep oradaydı.
Dünya askerlik tarihinde benzerleri hiç olmayan 27. ve 57. şehit Alaylar vardı. Mevzilerde kendisi nöbet tutup, erlerini istirahat ettiren
Binbaşı arif Beyler vardı. Yetiş ya Muhammed, vatanımız elden gidiyor diye feryat eden ve en önde nara atarak İngilizleri kovalayan Binbaşı Lütfü Beyler orada idi.
işte şunu unutmayalım ki, bugünkü bağımsızlığımızda onların hakkı vardır.
Başka bir ifadeyle inanılması güç ve hissedilmesi imkânsız zorluklara rağmen Kendilerini feda ederek şimdi üzerinde oturduğumuz bu ülkeyi savundular,
 orudular, bizi yetim ve vatansız bırakmadılar. Bu kahramanlar Trablusgarp Savaşı başından İstiklâl Savaşı sonuna kadar;
Çanakkale'den Bakü'ye, Galiçya'dan Arabistan çöllerine kadar tam 10 yıl ve 10 cephede vuruştular. 70.000 esirimizden 60.000'inin mezarları bile bilinmiyor.
Yalnız Çanakkale siperlerinde 250 Bin gencimiz kaldı. 19 Mayıs 1915 günü Arıburnu Savaşlarında 6.5 saat gibi kısa bir zamanda 10 Bin kayıp verdik.
2000'i İstanbul Tıp Fakültesi öğrencileri idi. Fakülte 1916-1921 yılları arası 5 yıl mezun veremedi. 22 Milyonluk Türkiye 13 Milyona indi.
Anadolu'da yaşayan her üç kadından biri dul kaldı. Her üç hanesinin birinden bir kişi Çanakkale'ye gelip ya şehit oldular ya gazi.
Yalnız Çorum ilimizden 4.400 şehidimiz Çanakkale siperlerinde kaldı. Türk Milleti, 1000 yıldır içten ve dıştan gelen son derece ağır tehdit ve terör
olaylarına karşı samimiyetle hürriyet, barış ve tevhit inancı için seve seve kanını sebil etmiş ve sayısız şehit vermiştir. Yani Tevhit,
Hürriyet ve İstiklâl uğruna en çok şehit veren millet; Türk Ulusu olmuştur. Onun için İstiklâl Marşı şairimiz,
Türk Vatanı için; "Toprağı sıksan şüheda fışkıracak", "Bastığın yerleri toprak diyerek basma, tanı.
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı" ifadeleri bu tarihî gerçeğin mübalağasız tespitinden ibarettir.
"Hülasa bu müdafaa üç mucize yaratmıştır: Hali kurtardı / Maziye azametini iade etti / Anadolu'da,
9 asırlık mevkiinde sükût etmek üzere iken onu kaldırdı. Onlar, denizden gelen çelik, ateş ve insan sellerine
İngilizlerin asla tahmin edemeyecekleri bir inatla pervasızca direndiler, ölümden ötesini ararcasına dövüşerek Türk Milletinin adını destanlaştırdılar.
Başka bir ifadeyle iman ve vatan sevgisiyle dolu göğüslerini düşman zırhlı ve askerlerine gerip, arzuladıklarına kavuştular.
Yani fennin, en son buluşları ile havadan yağdırılan kızgın çelik ve ateş sağanağını iman ve cesaret dolu göğüslerinde söndürdüler."
Kısacası Çanakkale'de doğulusu ve batılısıyla düşmana karşı el ve gönül birliği içinde karşı koyan aziz milletimiz; bugün tezgâhlanan bu oyunların da farkındadır.
 Bu fitneleri de zararsız hale getirecek güç ve azimdedir. Bunda kimsenin şüphesi olmamalıdır ve bu böylece bilinmelidir.



ESAS KAYBIMIZ - ACIMIZ

"Bir kere 100.000'den fazla "Öğretmen - Mülkiyeli - Tıbbiyeli" ve Türk Ocakları'ndan yetişmiş aydınımız erimiştir.
Sonraki dönemlerde de yerleri asla doldurula-mamıştır." Yani Çanakkale Savaşları, Türk Milletini ileriye taşıyacak münevverlerini tüketmiştir.
O günün şartlarında beyin takımı denilen ve küçümsenemeyecek sayıları bulan bu kayıpların ve özellikle
Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki yıllarda alabildiğine hissedilmiştir. Günümüzdeki yozlaşma da Çanakkale Savaşları ile irtibatlıdır.
Hülâsa, İngilizlerin tabiri ile "Çanakkale Savaşları, Türk ordusunun ve dolayısıyla Türk Milleti'nin gençliğini yiyip bitirmiştir".
İngilizler ve Fransızlar için de keza. Yalnız bir farkla; Biz niçin savaştığımızı ve neden öldüğümüzü biliyorduk. Buna değdi de.
Ama onlar, bir hiç uğruna harcanıp gittiler.

ALMANLARLA BİRLİKTE NEDEN SAVAŞTIK?

Bu soru hemen bütün turlarda soruluyor. Bu itibarla böyle özet bir yazıyı eserin baş tarafına koymanın faydalı olacağını düşündüm.
Başbakan Bismark 1870-1871 savaşında Fransa'yı yenerek 18 Ocak 1871'de Alman İmparatorluğu'nü ilân etti.
Buyükselişi hazmedemeyen İngiltere ise onu ezmek isteyecekti. Yani Almanların,
denizlerde ve sömürgelerde İngiltere ile rekabete girişmelerine asla tahammül edemezlerdi. Psikolojik oatak da ananevi
 Britanya İmparatorluğu böyle bir şeye asla katlanamazdı. Bu yüzden Almanların karşısında olan Rusya'ya yaklaşması gerekiyordu.
Ama 1791-1798 Rus-Türk Savaşlarından beri Rusya'nın Akdeniz'e inmesine engel olmak için 100 yıldır hep Osmanlı İmparatorluğu'nün yanında görünmeye
çalışmıştı. Ancak kendi hesabına da pek bir şey kazanamamıştı. Şimdi bu işten vazgeçmeli idi.
Mamafih kısa bir süre daha bu politikayı sürdürerek Kıbrıs'a yerleşti. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nün toprak kayıpları hızlanmıştı.
Artık ona da destekçi olmanın anlamı yoktu. Buna göre yıkılan ve yıkılmakta olan İmparatorluğun üzerine Rusların çöreklenmesi yerinde olamazdı.
Doğuda bir Ermeni Devleti'nin kurulması daha hesaplı olurdu. O halde hem Rusların yanında görünmeli ve hem de bu oyunu tezgahlamalı idi.
Bunun için 1880-1886 arası elaltından Ermeniler hep kışkırtıldı. "Ne var ki Sultan 11. Abdülhamit'in Ermeni Meselesindeki tavizsiz siyaseti bu oyunu bozdu.
Ama adı KIZIL SULTAN'a çıktı. Tahrikler sonucu Batı Başkentleri Ermeni Mezalimi adı altında İmparatorluğu telin mitingleri ile çalkalamaya başladı.
İşte telin mitingleri Berlin'de yankı bulmadı. Yani Almanlar olayı ciddiye almadı. Hem 1883-1895 arası askeri misyon da sağlanmıştı.
Yüzlerce Türk subayı ve ordu cerrahı eğitimlerini Almanya'da tamamlayarak hemen hepsi birer Alman sempatizanı olmuşlardı.
Enver Paşa ise başta geliyordu. O halde Osmanlı, Almanlarla neden işbirliği yapmasın ki? İşte böyle düşünenler az değildi.
Sonra bu sıralarda iki memleket arasındaki ticaret de iyice hızlanmıştı. 1880'de Türkiye'nin Almanya'ya 2.5 Milyon Marklık ihracat hacmi
1905'te 71 Milyon Markın üstüne çıkmıştı. Nihayet 1897'den 1912'ye kadar İstanbul'un Alman sefiri olan Baron Marschol von Blederebttein,
bu dostluğu iyice geliştirerek Birinci Cihan Savaşı için Alman-Türk İttifakını gerçekleştirmiş oluyordu. Enver Paşa nerede Alman Sefiri orada idi.
Diğer yandan İngilizlerin iki yüzlü siyasetleri Osmanlı Yönetimini iyice bezdirmişti. Bu bakımdan Enver Paşa, "Eh be canıma yetti" deyip 2 Ağustos 1914 günü
Alman Elçisi ile Rusya'ya karşı ikili gizli bir andlaşma imzaladı. Bu sıralarda gene beklenmedik bir hadise daha oldu, şöyle ki;
Osmanlı İmparatorluğu Yunan ve Ruslara karşı deniz gücünü kuvvetlendirmek için İngiltere'ye iki gemi siparişi vermişti. Sultan Osman ve Sultan Reşad.
Gemiler tamamlanmak üzereydi. 7.5 Milyon Sterline mal olmuşlardı. Paranın % 90'ı peşin ödenmişti. Çoğu da halktan toplanmıştı. Dul kadınlar bile saçlarını
satarak o gemilere vermişlerdi. Hâl böyle ikin İngiltere Hükümeti, Almanlarla olan ilişkilerimiz ve Alman-İngiliz çatışması ihtimaline karşı
3 Ağustos günü gemilerin Türkiye'ye verilemeyeceğini ilân etti. Artık niyetleri anlaşılmıştı ve Osmanlılara saldıracaklardı.
Hiç beklenmedik bu hadise karşısında Osmanlı Hükümeti ve halkı adeta şok olmuştu. İkdam Gazetesi şiddetli bir İngiliz ve Rus aleyhtarlığına girişince
 /ancak bu gazete işinde Almanların parmağı vardı/ İngiltere ve İmparatorluk birbirlerine saldıracak derecede savaş haline gelmişlerdi. Artık bir şey yapılamazdı.
 Ok yaydan çıkmıştı. Tam bu sırada ise iki Alman gemisinin "Breslau - Goeben" Çanakkale Boğazı'ndan içeri girmesi bardağı taşıran son damla oldu.
 İngiltere'nin siparişimiz iki gemiyi vermemesi ve Türkiye'nin bu iki Alman gemisine Çanakkale Boğazı'ndan geçme izni vermesi ve bunlara ilave Yunanistan'ın
Türkiye'ye inat ABD'den iki gemi satın alması; Osmanlı Devletinin Almanya ile birlikte savaşmaları için başlıca görünür sebepleri idi.
Şimdi işin esas püf noktasına gelince: Osmanlı Yöneticileri, Almanların İngiliz ve Ruslarla savaş halini biliyorlardı ve bu savaşı mutlaka
Almanların kazanacaklarına inanıyorlardı. Kendileri de en son olarak Kafkasları kaybettikleri gibi, Balkanlar da elden çıkmıştı.
Alınanlarda ilk anda Rusları ve Fransızlan ezmişlerdi. Bunun için Almanlarla savaşa girerlerse kaybeden kendileri olmayacaktı.
Dahası kaybettikleri toprakları da geri alabileceklerdi. Hatta Enver Paşa, Kafkaslar ve Afganistan üzerinden Hindistan'ı işgali bile hayal ediyordu.
Onun bu niyetini Alman Paşası Liman Von Sanders'ten başkası bilmiyordu. Zira burada Padişah, Sadrazam ve Hükümet falan yoktu. Her şey Enver Paşa idi.
O Almanlarla birlikte savaşa girilecek dedi ve girildi. Sarıkamış yenilgisinde 100 Bin Mehmetçik karların içine gömüldü, padişah bu olayı dört ay sonra öğrendi.
Kısacası o gün için İmparatorluğun en kudretli adamı Enver paşa idi. Astığı astık, kestiği kestik. İstediğini emekli istediğini idam ettirirdi.
Yalnız burada çok önemli bir mesele daha vardı. O da şu idi: Bir kere Avrupalılar ve Ruslar artık Osmanlının her işine burunlarını sokuyorlardı.
Bu da imparatorluğu- canından bezdirmişti. Bu yüzden savaşa girilmiş, girilmemiş değişen bir şey olmayacaktı.
Hasta Adam ilân edilmiş ve paylaşılma nasıl olsa denenecekti. Dünya başlarına üşüşecekti. Buna Almanlar da dahildi. Herkes bunun farkında idi.
Bu bakımdan Enver Paşa'ya destek de vardı. Özellikle genç subaylar Balkan lekesini silmek istiyorlardı. Balkan Savaşı'nda esir düşüp sonra evine dönen
 Üsteğmen Saffet Bey'e refikası Fatma Hanımın; "yürü Çanakkale'ye alnındaki lekeyi sil de gel" demesi anlamlı idi.
Hülâsa silahla bir çıkış yolu aramalarında bir sakınca yoktu. Bırak şanslarım bir de öyle denesinler. Çünkü kaybedecek pek bir şey kalmamıştı.
Balkan ve Kafkaslar elden gittikten sonra... Ama olmadı. Şansları yaver gitmedi. Ulu çınar ömrünü tamamlamıştı. Son bir defa Çanakkale'de dalgalandı
ve sonra da uçup gitti. Ama öyle bir miras bıraktı ki; Anadolu'ya gömdüğü şehitlerin isimlerini bile tarih sayfalarına sığdıramazsınız.
Dahası dünyayı toplasanız, Çanakkale Kahramanlarının, dedelerinin mezar taşlarını bile okuyup-bitirmeye ömrünüz yetmez.
ÇANAKKALE SAVAŞLARINA GELİŞİN TARİHİ SEYRİ

Milâttan önce l.yy'dan-Milattan sonra 7.yy'a kadar dünyanın tek hakimi Romalılar idi. İranlılar zaman zaman karşı gelse de etkili olamıyorlardı.
İslâmiyetin çıkışı ve Kudüs'ün fethi ile Roma kendisine bir rakip çıktığını anlamıştı.
Bu itibarla Batının Doğuya gerçek tepkisi Kudüs'ün fethi ile başlamış Malazgirt darbesi ile de derinden sarsılan Batı ve Bizans,
Müslüman Türklere karşı korkunç planlar yapmaya başlamışlardır.
Ama kader çizgisi değişmedi. Batılılar son Haçlı Seferini düzenledikleri zaman, Osmanlı akıncıları Tuna nehrini çoktan geçmişlerdi.
Yani Batının bütün tedbir ve muhalefetine rağmen dünyanın kalbi olan boğazlar
ve Anadolu Türk milletinin eline geçmişti.
Bu olayın dünya medeniyet ve savaş tarihinde misli ve dengi bulunup gösterilemez. Ne var ki; Batı pes etmedi ve Milâdî 700 yılında başlattığı kavgayı
1683 Viyana Bozgunu ile kazanmış oluyordu. Görülüyor ki 700'den 1683'e 983 yıl sonra bütün bir Batı tarihinden gelen kin ve nefretle
Osmanlıyı paylaşma yarışına girmişlerdir. Osmanlı ise son girdiği Trablusgarp ve Balkan Savaşı'nın yenilgisi sebebiyle Maliyesi iflasa girmiş,
ordu zayıflamış, diplomasisi yetersiz kalmış ve savaş gücü de tükenmişti. Yani 600 yıllık Devleti Aliye içeride ve dışarıda saygınlığını yitirmiş bir devlet
görünümünü arz ediyordu. Artık, o elinde kalan toprakları üzerinde büyük devletlerin emelleri olan bir ülke idi.
İşte İmparatorluk böyle bir talihsiz durum sergilerken, özellikle Almanya güçlenen ekonomisi ve silah gücüyle kabına sığmıyor ve taşıyordu.
Bunun için İngiltere ve Fransa'yı ezip Avrupa ve dolayısıyla dünya liderliğine soyunmak istiyordu. Bir bakıma Osmanlının yerini almak arzusundaydı.
Mamafih bunu ona hissettirmek istemiyor ve bir bahane arıyordu. İstenen de oldu. Zira Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Ferdinand ve eşi
28 Haziran 1914 günü Gavrilo adlı bir Sırp genci tarafından öldürüldü ve l ay sonra Macaristan orduları Sırbistan'a saldırıya geçtiler.
Gelişen olaylar karşısında 31 Temmuz 1914 günü de Ruslar Macaristan'a karşı Sırpların yanında yer aldı. Bu defa Almanlar durur mu?
l Ağustosta Rusya'ya ve 3 Ağustosta Fransa'ya taarruza geçtiler.Alman birliklerinin 4 Ağustos 1914 günü Belçika'yı işgal etmeleri üzerine bu defa İngiltere
5 Ağustos 1914 günü Almanya'ya savaş ilân etti ve Fransa'nın yardımına da 300 Bin asker gönderdi. l Kasım 1914 günü ise Ruslar Osmanlıya savaş ilan ettiler.
 11 Kasımda da Osmanlı, Rusya, Fransa ve İngiltere'ye savaş ilânında bulundu. Buna göre; Almanlar ve Osmanlı ikilisi; İngiliz, Fransız ve Ruslar üçü ittifak etmiş
oluyorlardı. Böylece I.Dünya Savaşı başlamış sayıldı. Diğer taraftan l Ağustos günü başlayan Rus-Alman savaşında;
Alman orduları Tanenberg ve Masurian gölleri civarında ağır kayıplara uğradı, silah ve cephane sıkıntısı başladı. Bunun için Ruslar 2 Ocak 1915 günü
bir Türk Cephesinin açılmasını istedi ve silah yardımı yapılması teklifinde bulundu. Bunun üzerine İngiltere 13 Ocak 1915 tarihinde savaş meclisini toplayıp,
 Çanakkale Cephesi'nin açılacağını bildirdi. Mamafih burada şunu da unutmamak lâzımdır. Esas Çanakkale Cephesi'nin açılış sebeplerinden biri de
 Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesi ve böylece İngiliz ve Fransız çıkarlarının tehlikeye düşmesi de Osmanlı ile savaşa girme sebepleri arasındadır.
Burada İngiliz ve Fransızlar, Ruslara kendilerinin de savaşa katılması şartı ile yardım sözü verdiler. Ruslar ise 26 Ocak 1915 tarihinde verdiği cevapta
donanmasının zayıf olduğunu ve savaşa katılamayacağını ve ancak "Askold" isimli bir savaş gemisini gönderebileceğini bildirdi ve öyle yaptı.
28 Ocak 1915 günü Savaş Konseyi'ni toplayan Bahriye Bakanı Churchil, Çanakkale Boğazı'nı zorlama plânını görüştü.
Plân kabul edildi. Saldırı yalnız donanma ile yapılacaktı. Boğazı zorlamakla görevli Amiral Carden ise yalnız donanma ile zorlanmasına karşı idi.
Mamafih müttefik donanma Aralık 1914'ten beri Boğaz etrafında dolaşıyordu. İlk saldırılarını da 3 Kasım 1914 günü yapmıştı.
Sonuç itibarıyla 2 Şubat 1915 günü Savaş Konseyi'nin kararı İngiliz Kabinesi tarafından onaylandı. Çanakkale Boğazı zorlanacaktı.
2 Mart 1915 günü de Ruslar her ihtimale karşı İstanbul'un kendilerine verilmesi için İngiltere'den güvence istedi.
İngilizler ise Fransa ile görüştükten sonra 12 Mart 1915 günü verileceğine söz verdiler. Yani İstanbul noksansız Ruslara teslim edilecekti.

BOĞAZA İLK SALDIRI

3 Kasım 1914 günü ve ikinci ciddi saldırı 19 Şubat 1915 günü saat 10.00'dan 17.30'a kadar sürdü. Üçüncü büyük saldırı 25 Şubatta oldu. 4-5 saat sürdü.
27 Şııbat'ta bir saldırı daha gerçekleştirildi. Bundan sonra ise l ile 17 Mart arasında hemen her gün küçük çaplı da olsa Boğazın iki yakası bombalandı durdu.
Boğazdaki top sayımız, 18 Marttan önce 230 idi. 18 mart günü bunların yalnız 82'si kullanılacaktı. Diğerleri ise o zamanki teknolojinin 30-40 sene gerisinde idi.
Üç İngiliz Tümenindeki top sayısı ise 279 idi.

18 MART KAHRAMANI

Amiral Dörobeki, 17 Mart Toplantısında komutanlarına hitaben; "Efendiler yarın akşam Marmara'da olacağız" gibi büyük bir söz söylemişti.
 Amiral her ihtimale karşı 17 mart 1915 gecesi saat 21.30'da Karanlık Liman'm temiz olduğuna dair bir rapor istemişti. Karanlık Liman temiz denildi.
Amiral bu hayalle uykuya daldığı sırada ve saat 22.30'da Çanakkale Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanlığfnın telefonu çaldı. Kumandan Binbaşı Nazmi;
- Buyrun ben Binbaşı Nazmi,
- Ben Mirliva Cevat
- Emredin Paşam. Nazmi Bey, biraz bana kadar gelebilir misiniz?
- Başüstüne Paşam, şimdi geliyorum.
- Teşekkür ederim Binbaşım.
Telefonu kapattı. Hemen daireden çıkan Nazmi Bey, karargâha, paşanın yanına geldi. Paşa, Nazmi Bey'e olan bitenleri anlattı ve;
-Mevcut kaç mayınımız var Binbaşım?
-Yirmi altı tane Paşam.
-Güzel. Bunları bu akşam Karanlık Liman'a ve bir hat üzerine dökebilir misiniz?
-Derhal Paşam.
-Teşekkür ederim Nazmi Bey.
-Nusrat'ı, Nara'dan şimdi getirmiştim. Kılavuz Yüzbaşı Hafız Bey de hazır emir bekliyor efendim.
-Ne zaman hareket edebilir siniz?
-24.00'te hareket edebiliriz Paşam!
-Hemen. Cenabı Hak muvaffak etsin. Her türlü tehlikeden korusun.
-Amin. Efendim.
Sonra Nazmi Bey, Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Önyüzbaşı Birinci Çarkçı Ali, Yüzbaşı Ahmet, Teğmen Hasan ve 54 kahraman er,
Karanlık Liman'm yolunu tuttular ve 03.20'de görev tamamlandı, geriye dönüldü. Saat 05.40'ta Nusrat Çanakkale7ye girmişti.
İşte ertesi günün ilk yarısında dünyayı Çanakkale Boğazı'ndan geçirmeyecek olan 26 mayın böylece pusuya yatırılmış oluyordu.
Burada İngilizler, 18 Mart yenilgisinin ezikliğini "Karanlık Liman'da mayın kalmamıştır" diye Amiralliğe rapor veren bir kişiyi asarak gidermeye çalışmışlardır.
Zira Nusrat bu telsiz raporundan 5 saat 50 dakika sonra Karanlık Liman'ı mayınlamıştı.
Burada Kurmay Albay Gıyasettin Bey'in 1966 tarihinde Donanma Dergisinde yayınlanan şu sözlerini de kaydetmek isterim.
"Bazı masabaşı yazarları bu mayınların 10 gün evvel döküldüğünü yazmak gafletini göstermişlerdir. Bunların zavallı Binbaşıyı haksız yere kurşuna dizen
 makamların kendilerini kurtarmak için uydurdukları bu hikayenin tesiri altında kaldıklarına hiç şüphem yoktur. Bu sözlerimizi o zaman çıkan
Donanma Dergimizin 1738. sayfasındaki yazı ve Çörçil'in Revü Paris Dergisine yaptığı beyanat da teyit eder mahiyettedir.
Nusrat Mayın Gemisi görevini tamamlayıp Çanakkale'ye dönerken onlar da Bozcaada açıklarında hazırlıklarını tamamlamak üzere idiler.
Amiral Gemisi Quin Elizabeth önde, Agamemnon, Lord Nelson, Infleksıbl vs. onları takip ederek saat 08.30'da Boğaz'ın önlerine geldiler.
10.30'da Boğaz'dan içeri girdiler ve tertiplerini alıp 11.30'da savaşı başlattılar 11.39 da da bizimkilerden cevap geldi.
12.20'de bütün Türk bataryaları birden ateşe başlayınca düşman kendini ateş çemberi içinde buldu. Artık yer-gök zıngır zıngır titriyordu.
Böylece dünyanın en büyük deniz savaşı da başlamış oluyordu.
Bu hal üzerine 3 saat kadar devam eden savaşta, düşmanın en büyük gemilerinden biri olan Buve'ye şayanı hayret bir şekilde 4 Türk Obüsü birden isabet etti,
 2 dakika 35 saniye sonra da 26 mayından birine çarptı ve 2 dakika içinde batıp gitti. Saat 13.55'te Fransız Golva da ağır yaralanmıştı.
Bu yüzden filo geri çekilmek zorunda kaldı ve Golva, Tavşan adalarında karaya oturtularak terk edildi. Perişan olarak geri çekilen
Fransız Filosu yerini İngiliz Filosuna bıraktı. En önemli gemileri Infleksıbl, Albion ile Osean idi. Ancak Anadolu Hamidiyesi ile
 Rumeli Mecidiyesinin atışlarından isabet alan Insfleksıbl. Buve'nin akıbetine uğrayıp yok oldu. Saat 16.15 idi. Batan gemiyi kurtarmaya koşan
 Osean zırhlısı ise neye uğradığını şaşırmıştı. Zira Seyid'in mermileri Osean'ın peşini bırakmıyordu ve en son 26 mayından birine de isabet edince
Okyanus adıyla da anılan yarım dünya Boğaz'ın sularına kapılıp gözden kaybolup gitmiştir.
Hülasa, 18 Mart günü savaşa giren düşman gemilerinin hepsi en az 15 yara almış, Buve, Osean, Irfleksıbl ile 7 mayın gemisi batmış, 1273 ölü ve 647 insan kaybı,
 45 top ve sayısız mermi harcamıştır. İngiliz itibarı ise iyice sarsılmıştır. Yani dünyanın en büyük donanması, en büyük darbeyi yemiş olarak
Çanakkale Boğazı'nı terk etmiştir.




KOCA SEYİT

"Peki, peki Etem. Bu lâfları her zaman, çok anlatıyoruz, hani biraz da övünmek gibi geliyor bana amma yalınız ortalık yine pek iyi değil.
Hınzır gavurlar yine pek üredi. Kırılacak yer arıyor domuzlar, onlara güven olur mu? Belkim bize de yükleniverirler. Şimdi büyük ata da rahmetlik oldu.
Onun için eskiler anlatmalı, yeniler de bundan hisse kapmak. Öyle ya Ahmet'le bizden geçti artık.
Bu vatanı bekleme nöbeti Murat, Etem gibilerin. Amma, iş başa düştü mü, acep biz durur muyuz ki, koşa koşa gideriz.

Gavurdan hiç korkulmaz oğlum, gavur bu gözü kaçmadadır daima. Şimdi iyi dinleyin bakayım. Seferberlik savaşında işte Ahmet de oradaydı,
amma birliklerimiz ayrıydı. Bizim batarya topları Çanakkale'nin karşı kıyısında, Urumeli Mecidiyesinde mevzilenmişti.
Lâfı çok uzatmayalım. Mart'ın 17 sinde Komutanlıktan bir haber çıktı: "Bütün topçular, birlikler tetikte dursun, yarın büyük bir düşman zorlaması olacak" denildi.
 İyi ya, hadi bakalım geleceği varsa göreceği de olur elbet, dedik biz de. Batarya komutanımız bir türkü öğrettiydi, başladık onu söylemeye;
"Çanakkale Çanakkale" "Geliyor düşman hergele" "Ölmek varsa da yok kaçmak" "Geçilmez bu çelikkkale"
O geceyi uyumadan heyecanla geçirdik, sabahleyin erkenden hazırlanıp toplarımızın başına geçtik. Gözlerimiz boğazın mavi sularına baka baka başladık
davetsiz misafirleri beklemeğe. Gün bir adam boyu kalmıştı ki, ileriden birkaç gemi belirdi. "Hah, işte göründü bizim misafirler.
Şunlara mümkün mertebe iyi bir karşılama töreni yapak" dedik. Ağır ağır boğaza yaklaşıyor bunlar.Bir de bayraklarına bakıp iyice tanıdık
Fransız zırhlıları. Ama yedi sekiz parça var. Bunlara bir başladık ateşe, ver yansın ateş, ha bakem. Onlar da bize. Velâkin çabucak şaşkına döndüler.
Perişan ettik hınzırları /Büve/ isimli bir zırhlılarını batırdık, gerisi de alevler içinde geldikleri yere kaçıp gittiler. Çarpışmanın esas öğleden sonrasına bak sen.
Ule değil mi Ahmet? Yarım Dünya "Küinelizabetin" derdik İngilizlerin bir zırhlıları vardı, manevrası çok keskindi hıılzınn.
Ülen on beş, on altı parça ingiliz gemisinin önüne düşüvermiş te bir geliyor ki amma iki yakaya ateş saça saça.
Alimallah Fransızların öcünü almak için köpürmüş hınzırlar. Ateş menzilimize girince biz de başladık mı.
Bir karıştı ortalık, top, tüfek gümbürtüsünden yıkılıyor boğaz. Ver gitsin ateşi, onlar bize, biz onlara. Onlar ileri zorlar, biz üstlerine yağdırırız bombayı.
 Ulen y ilmiyor domuzlar. Boğaz alev alev yanıyor alimallah. Cehennem yerine döndü ortalık.
 Derken o Yarım Dünya dedikleri zırhlı Anadolu yakasına kıçını yanaştırıverip de bir başladı bizim üstümüze ateşe amma buldurdu bizi ulen,
başladı iki yakamıza gülle yağmaya. Hemen bizim takım komutanı Fahri Bey, "Sığınağa gir" emrini verdi.
Bir sığınağa doğru koştuğumu biliyorum, bir gümleyiş oldu amma sanki yer yerinden oynadı, gerisini hatırlamıyorum gayrı. Neden sonra gözlerimi açtımdı,
 uzatıvermişler beni, başımda bizim top neferlerinden N iğdeli Ali bekleyip duru.
-Ulen Ali ne oldu bana?
-Bir şeyciğin yok Koca Seyit. Sadece biraz kendinden geçmişin. Yaran filan hiçbir şeyciğin yok.
-Deminki o gürleyiş neydi ulen Ali? -Cephaneliğimiz infilâk etti Koca Seyit. -Deme ulen Ali, ya başka?
Ali'den ses gelmedi. Şöyle durup da gözüm iki yana kayıverdiğdi, etrafımız insan parçacıkları, cesetler yığılıp durur. Yürekler acısı canım.
-Ulen Ali, bunlar ne böyle, nerede bizim öteki arkadaşlar? Ali'nin başladı gözlerinden yaşlar dökülmeye.
-Sorma Koca Seyit. Öteki arkadaşların kimisi gördüğün gibi şehit, kimisi de yaralı. Tam on dört şehit, .yirmi dört yaralı verdik Koca Seyit.
Ortada sağ kalan senle ben. Fahri Bey de ağır yaralı. Birkaç dakikacık daha yetişmeselermiş ikimiz de ölecekmişiz. Bereket sıhhiyeler yetişmiş de kurtarmışlar,
ikimizi patlayan mermilerin kaldırdığı topraklar gömmüş, fakat
benim başımın biraz yeri açıkta kalmış da havasızlıktan bunalmamışım. Senin ise her yerin gömülüydü. Ulen, diri diri mezara girdiydik ya Seyit. Sıhhiyeler
az önce yaralıları taşıdılar. Onlar senin için"Damarları atıyor, tehlikeli tarafı yok. sadece bayılmış o kadar. Sen başında bekle şimdi canlanır" dediler. Ben
de başındayım işte."
Divane Ali hem anlatıyor, hem de hüngür hüngür ağlıyordu. Ben deli gibi olmuştum. Ayağa kalktım. Gözlerimi şehit arkadaşlarımın üzerinden bir türlü ayıramıyordu
m. Bazılarının bedeninden kopmuş el, ayak parçalarına baktıkça tüylerim diken diken olup. hırsımdan her tarafım zıngır zıngır titremeye başladı.
Denize doğru bir baktım ki hınzır gavurlar ateş yağdıra yağdıra hâlâ ileri ileri zorluyorlar. Toplara baktım bir bızim top meydanda.
Öteki iki top toprağa gömülmüş, hiç görünmüyorlar. Bizim de topun da mataforası /mermiyi kaldıran vinç/ kopmuş. Sonra topun yanındaki gülleleri gördüm.
 Onlar bakarken ulen, o iri iri gülleler bana ufacık ufacık birer oyuncak gibi gelmeye başladılar.
Ali"ye seslendim: "Ulen Ali, çabuk yetiş, bana yardım et" dedim ve yürüdüm güllere doğru. Ali benim ne yapmak istediğimi anlamıştı.
Ali, "Ne yardımı ulen Koca Seyit? Delirdin mi sen, kaç okkadır onlar bilin misin? Tam 215 okka /275 kilo/. Acep iki kişinin, beş kişinin harcı mı onları kaldırıp da
-namluya koymak. Görüyorsun ki, matafora bozuk. Yüz okkalık adamları kaldırıp da yere vurmasına benzemez bu iş, demir bu, et değil" dedi.
Lâkin benim gözüm kızmıştı bir kere. Belki de Allah, "Yüklen Seyit, gücün, kuvvetin bende" diyordu. Ali'ye: "Ulen Ali, bu acılara dayanılır mı?
 Bana çok dokundu ya bu, hani benim teağmenim, hani benim Memet Çavuşum, hani benim Konyalı Ömerim, hani otuz altı arkadaşım, nerede len onlar?" dedim
 ve Besmele çekip de "Vatanın, milletin için göster kendini gayrı ya Seyit" deyip bır karakucak ettim güllenin birisini amma birden havaya kaldırmışım.
Ali, görünce şaşırdı zavallı, "Yaşa Ulen Koca Seyit" dedi ve koşa koşa yanıma geldi, namlunun içine sürerken o da yardım etti gayrı.
Eyice yerleştirdik gülleyi namluya. Önde giden geminin birisine nişan aldım, "Ali dedim sen de : teki gemiye iyi bak" Ya Allah deyip de odakladım buna.
Ali hemen "Vurdun Koca Seyit" diye bağırarak düştü. Ben "Şayi mi ulen Ali, deme ulen" deyip -anmaya inanmaya gözlerimi o tarafa kaydırdım,
 geminin olduğu yerde bir uman yayılıverdi, biraz sonra duman dağılınca iyice baktık ki gemi yanlamış, içinde bir telâş, bir tarafını su gömmeye başlamış bile.
Birkaç lakika sonra bizim batarya komutanı Hilmi Bey'le bir Alman zabiti koşup geldiler. Hilmi Bey, "Ulen Koca Seyit, sen mi ateşledin topu?" dedi.
Ben seslenmedim Ali, "Evet Komutanım, koca Seyit ateşledi. Hem komutanım gülleyi de tek başına kaldırdı" dedi.
Hilmi Bey, "Aferin ulen Koca Seyit, batırdın gemiyi be. Şehit arkadaşlarının intikamını fazlasıyla aldın."
Ben, "Bırakmam, alırım komutanım" dedim
Hilmi Bey, "Bir gülleyi daha kaldır da ben de göreyim Koca Seyit" dedi. Ben, "Baş üstüne Komutanım" deyip gülleyi kaldırdım ve sürdüm namluya, onu da
Hilmi Bey ateşledi. Hilmi Bey gözlerimden öptü, Alman zabiti de şaşkın şaşkın bana baktı, sonra gelip bir şeyler mırıldana mırıldana elimi sıktı.
Böylece öğleden sonraki savaşta da İngiliz gemilerinden ikisi batmış /Koca Seyit'in batırmış olduğu OSEAN gemisiyle İREZÎSTIBL gemisi/ üçü beşi de ağır yaralar
 alarak savaş dışı edildi, gerisi de pabuç pahalı diye kaçtılar. Biz de zaferi kazanmış olduk. Akşam geç vakit Cevat Paşa geldi yanımıza.
Şehitler için hem gözyaşı döktü, hem de benim yanaklarımdan öptü. Bir de onbaşılık nişanı getirmiş, onu da kendi elleriyle koluma taktı ve
"Söyle oğlum, mükâfat olarak başka ne istersin?" dedi. Ben de "Sağol Paşam, mükâfatımı verdiniz, başka bir şey istemem" dedim.
Cevat paşa, "Olmaz oğlum, senin hizmetin çok büyük, iste daha bir şeyler" deyip ısrar edince, bu defa ben de günlük tayın olarak elin yarısı kadar peksimet
veriliyordu, işte yüzü sorun Ahmet'e ve bu bize yetmiyordu; "Çift tayın verirseniz memnun olurum Paşam" dedim. Paşa "Ne demek, olsun oğlum, hemen verelim,
sana çift değil beş tayın bile azdır. Peke peki, hemen bu günden itibaren verelim" dedi ve yanındaki zabitlere "Bu kahramana bu günden itibaren çift tayın veriniz"
diye bildirdi. Birkaç gün çift tayın yedim, sonra ikinci tayın boğ3azımdan geçmez oldu. Kendiliğimden tekrar tek tayın yemeye başladım.
O gün Cevat Paşa'nın denize bakarak söylediği şu sözleri hiç unutamam: "Geldiler... Gördüler... Belalarını buldular!.."
Zafer gününden üç beş gün sonra 19 Fırka Komutanı Mustafa Kemal Bey de duymuş ve beni çağırtmış, yanına gittim.
O zaman onun rütbesi kaymakamdı /yarbay/. Maydos'ta Piyade Fırkası'na komuta ediyordu. Lâkin "çok yaman bir zabitmiş" diye arasıra neferler arasında sözü
edilirdi. Hani ben de onu görmek istiyordum. Neyse postasıyla vardık çadırına. İkimiz de karşısında önce birer selam aldık ve bir çivi gibi dimdik durduk.
Şimdi ben boyna onu bakıyordum. Mustafa Kemal Bey, masasının başında oturmuş bir şeyler yazıp okuyordu. Kemal Bey'in postası nefer, "Koca Şey it'i getirdim
Komutanım!" dedi.
Bir dakika hiç kıpırdamadan durduk. Sonra başını kaldırdı, bana baktı; "Edremitli Koca Seyit sen misin?" dedi.
Ben, titreye titreye "Evet komutanım, benim" dedim. Aman Allahım o ne heybet, o ne gözler, o ne bakışlar. Karşısında acaba durmak kabil mi,
heyecandan uçacaktım canım. Posta neferine "Bize iki kahve getir oğlum" dedi ve yerinden kalkıp yanıma geldi, eliyle şöyle bir omzumu yokladı,
 gözleri üzerime çakıldı: "Rahat dur yavrum, hiç sıkılma yok, bak ben de senin gibi insanım, şöyle bana dön de gözlerini bana çevir" deyip alnımdan öptü.
Beni yanına oturttu, sigara vermek istedi, ben içmem deyip almadım. Kahveler geldi, karşılıklı sıkıntıdan
terleye terleye içtik. Bana "Güreşir misin, memleketinde ne iş yaparsın, evli msin. çoluk çocuk var mı?" dedi. Ben de: "Birazcık güreşirim, rençberlik
yapanz, evli değilim" dedim. "Kaç yıllık askersin?" diye sordu. "Altı yıllığım"
dedim. "Düşmanla neden savaşılıyor?" dedi. "Yurdumuza saldırdıkları için"
ledim. "Saldırmazlarsa?" "Savaş olmaz Komutanım" cevabını verdim. Sonra,
"Buraya yine beklerim, haydi bakalım yiğit yavrum, güle güle birliğine" dedi ve
elimi sıkarak beni uğurladı.
Bu görüşmemizden sonra Gazi'nin yanına bir kere daha vardım. O zaman da beni çok iyi karşıladı. Çok ısınmıştım, Mustafa Kemal Beye.
 Hani hiç yanından ayrılmak istemiyordum. Çok sevmiştim onu. Daha sonra Yunan işgalinde duyduktu, Mustafa Kemal bir cephe kurmuş Anadolu'da.
 Hemen bir kolayını bulup attım kendimi onun ordusuna. İşte bir kere de orada gördüm onu. Yunana yaptığımız Büyük Taarruz'un ikinci günü
/28 Ağustos/ bir iki yerimden yaralanmıştım. Beni top çeken katanalardan birisine bindirdiler, sahra hastanesine
götürüyorlardı. Meğer Mustafa Kemal Paşa da yolumuz üzerindeymiş. Bir bakınca hemen beni tanımış. "Sen misin Koca Seyit? Çanakkale Kahramanı Koca
Seyit, Kurtuluş Savaşı Kahramanı Koca Yiğit" dedi ve sonra arkadaşlarına dönerek:
"Bu millet yenilmez, değil mi içinde kahraman Seyitler, Ahmetler, Mehmetler var. Bu millet önünde durulmaz arkadaşlar. İşte bana cesaret, güven verip,
Kurtuluş Savaşı'na zorlayan bu yiğitler olmuştur. Bu büyük zaferi kazanırsak, onlara borçlu olacağız..." Daha sonra da yanımdaki sıhhiyelere
"Çabuk götürün, iyi bakın bu yiğide" dedi ve yanından ayrıldık. Hastaneye vardığımızda öyle bir baktılar amma meğer Büyük Gazi hemen arkamızdan
 telefon yapmış. Neysem, biz hastanedeyken büyük zafer kazanılmış, yunanlılar Akdeniz'e dökülmüş.
Duyunca bu haberi, bir sevindik, bir oynaştık, deme gayri; sevine sevine öyle geldik köye. Cumhuriyet kurulduktan birkaç yıl sonra
büyük Gazi memleket gezisine çıkmış, bu arada da Havran'a uğramış. Köye bir haberci geldi.: "Çabuk Seyit. Gazi seni istiyor" dediler.
"Ülen, Gazi Ankara'da ya, ben nasıl giden oraya" dedim. •*Ulen, haberin yok mu, Gazi Havran'da ya, bugün Havran'da yatacak O" dediler.
Ben gayrı sevincimden uça uça bayır aşağı Havran'a doğru bir yollandım, yatsı sıraları geldim kaldığı eve. Yanında hanımı Lâtife de vardı.
Son olarak bir de orada görüştük. Eee lâf bitti, çok başınızı ağrıttık amma, bize müsaade edin de kaçalım gayrı".


ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL
3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey'in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları'yla ilgili sunuş yazısında:
"Takdimine cür'et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale'nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı
üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim." İlgili yazı şudur:
"Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin
vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla "Milli Misak" hududunu çizdirdi.
 Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu
 muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak
Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi'ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla
 Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü'nün güneyinde Kereviz Dere'den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi'nde, Saros sahilinde
nihayet bulan beş buçuk, altı km.'lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları,
yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan
düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı,
 Anafartalar batısında Suvla'nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor,
 binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor,
sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar,
başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle,
obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran,
parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın
mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya,
geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah'ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir.
Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur'anda bu ölçü takdir manasınadır.
Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz.
"Harp, Savaş" yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor,
infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle
beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden
görmüyordu. Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi:
 "Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda" numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor.
Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma'kesi oluyordu.
 Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı.
 Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü.
Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor,
cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin
sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından,
 gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu.
Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu. Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin
/Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu.
Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim
alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk. Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün,
bir lâhza Kocaçimen'e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı
ATATÜRK'ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için
 istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman
Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese
kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle
memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da
 ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı. Türk'ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale'ye münhasır değil, Kafkas'ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina'nın, Irak'ın kızgın ve ateşin çöllerinde,
Hicaz'la İran'ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya'nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya'nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla
 çarpıştık. Türk'ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore'de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor.
Şehamet destanları yaratarak Türk'ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor.
Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline
karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını
gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in sözlerinden ilham alarak
 "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış" vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa!
Türk'ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!
ALAY KOMUTANI YARBAY ŞEFİK BEY

Şimdi 1952 Cesarettepe Mehmet Çavuş Şehitliği'ndeyiz. Çanakkale Savaşları'mn 27. Alay Komutanı olan Mehmet Şefik Bey, uzun boylu, yüz hatları derin
çizgilerle resimlenen, ince yapılı, kumral kırmızı bir zat. Elbetteki yaşlı, fakat vücudunun dikliğinde sağlam bir asker heybeti var. Mikrofonun başına geldiği vakit
pek yakınında idim.
Uzun çenesi, söz etmesine birkaç saniye mani olacak derecede, ağzına yapışmıştı sanki... Şakaklarında ve kulak diplerinde heyecanının atışları görülüyordu...

Bir sis perdesi ile örtülmüş gibi duran gözlerinin o anda, savaş sahnesinden başka hiçbir şey görmediğine, kulaklarının top ve mermi tarrakalarından başka hiçbir
ses duymadığına, bütün maddî ve manevî alemi ile o savaş sahnelerini yaşadığına kani idim.
Bu muhterem asker, tezahürleri elle tutulacak kadar meydanda olan hissiyatına rağmen manâ ve mahiyet itibarıyla örnek bir konuşma yaptı.
Kudret ve kabiliyetimizi belirtirken düşmanın asil çehresini de tersim etmeyi unutmadı.
Bu konuşmayı takip eden sahneyi, belki bütün ömür boyunca aynı duygu ve heyecan içinde görmek bilmem bir daha nasip olabilecek midir?
Göğüslerinde bu savaşlarda aldıkları madalyalar bir sıra halinde dizili duran İngiliz ve Fransız temsilcileri ile Şefik Bey'in bir arada ve saygılı bir yakınlıkla
objektif karşısında durmaları ve müteakiben Fransız eski muharibi olan zatın selis lisanı ile Çanakkale Savaşları'ndaki mert düşmanlığı belirten konuşması
unutulacak sahnelerden değildi.
Bir ara, sakallan ağarmış, yüzleri yanık, birinin sağ kolu boşlukta olan civar ahalisinden 4-5 kişi hafifçe iteleyerek bana telaşla "Şefik Bey nerede?" diye sordular.
 Gösterdim, yol açtım ve seyrettim.
Şefik Bey'in bir elini bırakıp diğerini alıyorlar, dudaklarında, alınlarında dolaştırıyorlar, öpüyor, öpüyorlardı.
Eski komutan da onları kucaklıyor ve yıllarca hasret kalmış bir kardeş manzarasında, birbirlerinden ayrılmıyorlardı.
Mehmet Şefik Bey'in Alayında nefer imişler...
Şefik Bey mikrofona dönerek, artık iyice titreyen sesi ile dedi ki:
"Siz bunların şimdiki bu yaşlı, sakallı hallerine bakmayınız. O zaman hepsi levend gibi delikanlı idiler..."
Ve tekrar sarılıştılar. Ömrün yarısından fazla eski zamana ait bu küçük ve büyük münasebetinin bunca yıl sonraki içli tezahüründe ölüm yoldaşlığı yapmış olmanın
, askerliğin hususiyeti vardı.
Daha sonra ecnebi muhariplerle sarmaş dolaş olmaları ve fotoğrafçılara sahne teşkil etmeleri bütün ziyaretçileri hıçkırıklara sürükledi.
Şefik Bey ve Şefik Beyler çok iyi komutan, elini öpenler ve öpemeyenler de çok iyi asker idiler... Çanakkale bugüne, bu sebeplerle, bugünkü iftihar tablosu halinde
 intikal etti.
Ortalık birden bire sessizleşti... Hareketler azaldı... Kalabalıktan bazısı çömelerek, bazısı dayanacak bir yer arayarak avuçlarını semalara doğru açtılar...
Şimdi bu insanlar: Babasını, kocasını, ağabeyini, amcasını yahut yakınından birini veya aylarca can yoldaşlığı yaptığı arkadaşını bu topraklara vermiş olan
ziyaretçiler, ellerini göklere açarak ulu tanrıdan rahmet dileyeceklerdir. İçlerini dolduran, göğüslerini tıkayan ve burun deliklerini sızım sızım sızlatan aynı acının
 müsekkini olmak üzere, müşterek imanın herkes için aynı olan kelimelerinde şifa arayacaklardır. Ruhlara kuvvet, ölmüşe rahmet sunan Allah'ın o muazzam
vahdeti önünde, herşeye kadir ve kulları için rahim ve şefik varlığının himayesi altında ondan doya doya mağfiret talep edeceklerdir.
Dinimizin bize verdiği inanca göre Allah ki o mukaddes ölülere, bu vatan için hayatını feda ederek kendisine konmuş olan ebedî varlıklara "şehitler"
denilmesine müsaade etmiş ve indindeki en makbul köşeyi onlara tahsis etmiş olmakla rahmet, şefkat ve mağfiretinden azami derecede nasibedar kılmıştır...
Bununla beraber hayatta olanların bağırlarındaki yaraya bir teselli melhemi bulmak ümitlerinin işareti olmak üzere bu mükerrer niyazlarını şüphesiz kabul edecek,
 gufranından o berhayat ölüleri elbette bol bol hissedar edecektir...
Başında beyaz sarığı, sırtında cübbesi ile bir din adamımız mikrofonun önüne yaklaşınca işte bu kitle, yüreğinin bütün kudreti ile Allah'ından yapacağı taleplere
karşı "âmin" demek üzere hazırlanıyordu...
Hocaefendi takatinin bütünü ile duaya başladı. Her cümlesinin sonunda yürekten kopan âminler fezalara yayılarak niyazları Allah'a ulaştırmak için gittikçe
yükseldiler. Her âmin, Allah'ın rahmüşefkatine varılmış olmanın inşirahından kuvvet alıyor ve şefaat dileyicilerin kalplerini de baskılardan kurtarıyordu..
.Bu, cidden heybetli bir manzara idi...



YETİŞ YA MUHAMMED! KİTABIMIZ ELDEN GİDİYOR

Seddülbahir'de bizim karşımızda Fransız kıt'alan vardı. Bunlar arasında bilhassa Senegalliler bulunuyordu. Bunlar cidden harpçi ve cesur idiler. Bizim süngü ve kasaturalarımıza mukabil, onların satırları meşhurdu. Bu satır yaraları da cidden amansızdı. Ama onları da korkutan ve titreten bizim Mehmetçiklerimizin / Allah Allah / naraları ile süngü hücumları idi. Onu gören ve işiten bir Senegalliyi siperde tutmaya artık imkân ve ihtimal yoktu.
Birgün gene bir ölüm kalım harbine tutuşmuştuk. Düşman topçuları evvelâ siperlerimizi alt üst etti. Kesif düşman askerleri sel gibi hücuma kalktılar. Mukabelelerimiz fayda vermiyordu.
Düşmanı durduramıyorduk. Nihayet Senegalliler siperlerimizin bir kısmını işgal etti. Erlerimiz Kereviz dereye sığındılar.
Düşman için yol açılmıştı. Çünkü bundan sonra müdafaa hattı yoktu. Düşman Soğanlı dereye inecek ve tam Çanakkale'nin karşısında Boğaz'in en mühim bir mevkiini ele geçirmiş olacak, donanmasının yardımıyla bütün gayeleri olan İstanbul yolu da bu suretle kendilerine açılmış bulunacaktı. Ben bir kısım sıhhiye efradımla bu ani ve müthiş hücum karşısında çekilmeye imkân bulamadım.
Siperde vazife yaparken esir kaldım. Başımıza dikilen Senegalli, simsiyah yüzünden akan terlerle güneşin karşısında adeta bir bronz heykel gibi elinde satırı ile duruyordu. Mukabeleye imkân da yoktu. Çünkü düşman askerleri bizleri geride bırakmış, siperlerimizden atlamış, Kereviz Dereye inmeye başlamışlardı. Fakat kaç dakika geçti hatırlayamıyorum, müthiş bir /Allah Allah/ sesi kulaklarımızı yırttı. Başlarında Alay kumandanımızın himaye ettiği o, mütevazi ve dindar kahraman 1. Tabur Kumandanı Binbaşı Lütfi Bey, maneviyatı bozulmuş askerlerin başına geçmiş YETİŞ YA MUHAMMED KİTABINIZ ELDEN GİDİYOR diye naralarla askerleri heyecana getirerek ileri atılmış ve bu sefer arkasına takılan erlerimizle bizim siperlerimizi tekrar düşmandan istirdat etmişti. Bu gürültü arasında başımızda dikilen Senegalli de bizi bırakıp canını kurtarmaya uğraşan arkadaşları ile beraber kaçtı. Onları takip eden kahraman askerlerimiz kükremiş aslana benziyor, peşine düştükleri düşmanın sırtına süngüsünü taktiği gibi o koskoca vücutları fırlatıp atıyordu. Bu şehamet karşısında, ona mukavemet edecek bir kuvvet yoktu ve olamazdı.
Bu şekilde ilerleyen erlerimiz bizim siperleri istirdat ettiği gibi düşmanın da bir iki siperini zaptettiler. Nihayet düşmanın kesif mitralyöz ve makineli tüfek ateşi karşısında daha ilerlemeye imkân bulmayarak düşman siperlerine yerleşmişlerdi. Biz korkunç bir rüyadan uyanır gibi idik. Harp biraz mayna verdi. Geride Alay Kumandanının etrafında toplanan subaylar bu mütevazi kahramanın yarattığı mucize karşısında şükranlarını ifade edecek kelime ararken, Alay Kumandanımız /İşte, dedi. Görüyorsunuz ya himayemi çok gördüğünüz ve serzeniş ettiğiniz bu zatı ben bugün için tuttum/ diye ona olan itimat ve sevgisini izhar etti. Sonra haber aldım. Bu binbaşı Lütfi Bey, Çanakkale'den sonra İran'da girişilen bir çevirme hareketinde Kirmanşah'ta şehit olmuş, Allah rahmet eylesin.

ÇANAKKALE'DE ÇARPIŞAN SENEGALLİ ZENCİLER

Yakın siper muharebelerinden lâğım patlatıldığı yerde hasıl olan büyük çukuru iki Fransız subayının idare ettiği ve Senegalli zencilerden sureti mahsusada yetiştirilmiş 40-50 kişilik bir muharebe grubu ile işgal ettiler. Kahraman 55. Alayın yaptığı bir süngü hücumu ile gelenlerin kısmı azamı imha edildi. Sona kalanları esir alındı. Fakat Fransızlar bütün bu Alayın siperlerini kara torpilleriyle bombardıman ettiler. Yaralı olarak elimize esir düşen bir Fransız subayı, havadan tepemize doğru inen kara torpillerini gördükçe bunları icat eden Fransız mühendisini lanetle yad ediyordu. Çünkü her düştüğü yerde canlı adam bırakmıyordu. İleri hatlarda bulunan birliklerimiz o güne kadar düşman siperlerini tarassutla beraber havadan gelen bombaları da gözetlemek mecburiyetinde idiler. Ondan sonra da yeri dinlemek mecburiyetinde kaldılar. Yer altından gelen kazma sesleri ikinci lâğımın hangi siperlerimizin altında patlayacağını bize hissettiriyordu. Sağa sola kaydırmak suretiyle orayı muvakkat bir zaman için tahliye ediyorduk. Ve bu patlama esnasında gelen düşman erlerini evvelce aldığımız tertibatla, ağır makineli tüfek ateşiyle imha ediyorduk. Mukabeleten biz de Fransız siperleri altında patlatmak üzere lâğım kazmaya başladık. Günün birinde her iki tarafın lâğımları yer altında birleşti. Lâğım içerisinde el bombaları ve süngülerle kahraman erlerimiz Fransız erlerini imha ederek lâğım patlatma işine nihayet verdiler.
Bu suretle Çanakkale'deki Türk kahramanlığı dünya milletlerinin talimnamelerinde yakın siper muharebesi diye bir kısım açtırmaya sebep oldu.
Senegallüeri Bir Çanakkale Kahramanı Hasan Yolar'dan Dinleyelim:
Hasan Yolar, gözlerini kırpıştırarak Senegalli askerleri öyle bir anlatıyor ki hayran olmamak elde değil... Dinlerken zannediyorsunuz ki karşın

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Sosyal bilgiler 8. sınıf izmir iktisat kongresi ders notu

5/8/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

İzmir İktisat Kongresi

 

Atatürk'ün büyük önem verdiği İzmir İktisat Kongresi, 1135 delege ile 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında toplandı. İzmir İktisat Kongresi'nde Yeni Türkiye'nin ekonomik sorunları tartışıldı ve çözüm önerileri gözden geçirildi. Ayrıca, Lozan'da devam edilmesi istenen kapitülasyonların ve diğer ayrıcalıkların kabul edilemeyeceği dile getirildi. Bu kritik devrede, ekonomik sorunları düzenlemek için kararlar alan İzmir İktisat Kongresi'nin başlıca amacı, savaşlardan yorgun çıkan halka ve ekonomiye yön verilmesi ve yurdun kalkınması için yapılması gerekenlerin belirlenmesiydi. Bu kongrenin sonunda, oybirliği ile Misak-ı İktisadi kabul edildi; Atatürk'ün gösterdiği hedefler doğrultusunda modern ve kalkınmış bir Türkiye için canla başla çalışmaya başlandı. Kongrede ;

• Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulmasına,

• Özel girişimcilerin desteklenmesine,

• Yatırımcılara kredi sağlayacak bankaların kurulmasına,

• Günlük tüketim mallarına öncelik verilmesine,

• Önemli kuruluşların millileştirilmesine,

• Sanayii teşvik edici yasaların çıkarılması, özellikle gümrük tarifelerinin milli sanayiin kalkınma ihtiyaçlarına göre değiştirilmesine,

• Yerli malların karada ve denizde ucuz tarife ile taşınmasına,

• Sanayi bankası kurulmasına karar verildi.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Sosyal bilgiler dersinde bilgisayar kullanımı

1/8/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

Sosyal Bilgilerde Bilgisayarı Nasıl Kullanabiliriz?

 

a-İnternet: Tek tek bilgisayarların birbirine bağlanmasıyla oluşturulan çalışma düzenine bilgisayar ağı deniliyor. Dünya üzerinde bu türden binlerce bilgisayar ağı bulunmaktadır. Bu ağlar kendi aralarında rahatça iletişim kurarken dış ağlarla kuracakları bağlantılarda her birinin yapısı ve çalışma sistemi farklı olduğundan büyük karışıklıklar, zamanla büyük güçlükler yaşanmıştır. Bu ağların birbirine bağlanması için bir üst protokol gerekmektedir ki işte bu protokol interneti çıkarmıştır. İnternet dünyadaki binlerce ağların birbiri ile bir protokol çevresinde bağlanması anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle internet, bu protokolü tanıyan ağları kullanan insanların oluşturduğu bir büyük topluluktur. İnternet birbiri ile tüm dünya üzerinde yayılmış bilgisayar ağlarının birleşiminden meydana gelen devasa bir bilgisayar ağıdır[1].

 

            İnternet üzerinde yüz binlerce bilgisayar yazılımı ve akla gelebilecek her türden bilginin bulunduğu kaynaklar mevcuttur. İnternette tüm bu bilgilere ulaşılabilmekte ve gerekirse bu bilgiler ağ ortamındaki kişisel bilgisayarlara aktarılabilmektedir.

 

            İnternet aracılığı ile dünyanın dört bir yanındaki bilgisayar sistemlerine birkaç saniyede mesajlar göndermek mümkündür. Buna elektronik posta (e-mail) denmektedir. İnternet kullanıcıları ağ üzerindeki bir bilgisayarı telefonla arayabilir ve onunla bağlantı kurabilir(connect), sisteme giriş yapabilir(login), buradan da diğer internete bağlı bilgisayarlara bağlanarak programlar çalıştırabilir, kaynaklara ulaşabilir. Bu işleme uzak giriş(remote login) denir[2].

           

b-Sosyal Bilgiler Eğitiminde İnternet:

            İnternet’in kendisi binlerce bilgisayar ve bunları birbirine bağlayan fiziksel bağlantıdır. Fakat kullanıcı açısından önemli olan bilgisayarlar onlar arasındaki bağlantılar değil, internet’e ulaşınca ne yapılacağıdır.

 

            Elektronik ev ve büro kütüphaneciliği terimi henüz yaygınlaşmış olmasa bile bu yada buna benzer ifadeler yakın bir gelecekte bilişim terminolojisi için yerini alacaktır. Akşam haberinde Kosova’daki Sırp katliamı ile ilgili bir haberin insan zihnindeki yankısı birbirlerini boğazlayan bu insanların bölgesel birlikteliklerinin ve dolayısıyla ortak yaşam ilişkilerinin tarihsel süreç içerisinde evrimin ne şekilde olduğu düşüncesinin uyanması olacaktır. Klasik eğitim sistemi içinde böyle bir soruya güncel bir cevap bekleyen öğrenciye sosyal bilgiler öğretmeni zihninde kalan bir bibliyografya prospektüsü ile karşılık verilen modern eğitimin mekanlarından yararlanılan bir sınıf ortamında böyle bir soruyu soran öğrenci;tur rehberi konumundaki öğretmenin on-line bilgi yolundaki yönlendirmesi ile binlerce veri arasından işine yarayanları yapay hafızalara kaydettikten sonra bu veriler üzerinde düşünme ve tartışma şansına sahiptir[3].

 

            Bu örnekte olduğu gibi internet sayesinde çoklu komünikasyon ortamlarında bilgi alış verişi sağlanabildiği gibi, dünyanın en büyük kulübünün bir üyesi olarak dünyanın en uzak bölgesine bile rahatça ulaşılabilmektedir[4].   

     



[1] a.g.e., s.35.

[2] a.g.e., s.37.

[3] Veysel  SÖNMEZ, Sosyal Bilgiler Öğretimi, Pegem Yayıncılık, Yayın No:11, Ankara 1994, s.19.

[4] a.g.e., s.22.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Ermeni sorununu ortaya çıkran sebepler

1/8/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 8_Sinif |

ERMENİ MESELESİNİ HAZIRLAYAN SEBEPLER

 

 

          Daha önce de ifade edildiği gibi,3 Mart 1970 tarihli Ayastefanos ve 13 Haziran-13 Temmuz 1978 tarihleri arasında yapılmış olan Berlin Kongresi sonunda imzalanan antlaşmalara,Ermeniler’in bulunduğu yerlerde iyileştirmeler yapılmasına dair hükümler konulduktan sonra bu hükümlere dayanılarak büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahalede bulunmasıyla Ermeni meselesi ortaya çıkmıştır.

          Ermeniler çeşitli vaatlerle tahrik edilmişler,bunu neticesi olarak kanlı olaylar meydana gelmiş,Ermeni çetelerince masum Türk insanına akla hayale gelmeyecek,insanlıkla bağdaşmayacak çok çirkin mezalim yapılmış;Türk halkına kelimenin tam karşılığı ile soykırım yapılmıştır.

          Bu olayları hazırlayan sebepler arasında Ermeni Kilisesi,din faktörü,misyoner faaliyetleri ve propaganda unsuru çok müessir olmuştur.

 

          ERMENİ KİLİSESİ

         

          Ermeni tarihçi Hrand Pastermadjian,kilise için:

“Ermeni kilisesi,Ermeni milletinin kilise tarafından can verilen ruhunun yeninden dünyaya gelmek için yaşadığı vücuttur.”tespitini yapmıştır.

           Ermeni Patriği M. Ormanyan’a göre Ermeni kilisesi:

“Kayıp ülkenin(Ermenistan) görünen ruhu.”dur.

           Bir Osmanlı vatandaşı olan Ermeni Psikoposu Gevand Turyan,Ermeni kilisesi ve ruhanilerinin,Ermeni meselesi ve Ermeni komitelerinin Anadolu’da masum Türk halkına yaptığı mezalimde oynadıkları rolü şu satırlarla açıklamaktadır:

“Dini cemaatler uzun zamandan beri,Ermeni ihtilal partilerinin ihtilal ocakları olmuş ve en şeytani programlar buralarda hazırlanmıştır. Dini merkezler silah depoları ve komplo merkezleri olmuştur...Dini liderler,söz ve yazı ile kendilerine güvenmiş olan halkı isyana teşvik ediyorlardı. Artık vaazlarda yüce sözler ve İncil’in doktrini zikredilmiyordu. Sadakat ve doğruluk yerine isyan,insanlık yerine kin ve intikam;ahlak yerine alçaklık ve rezillik vaaz ediliyordu”...Dini liderler,komiteler tarafından organize edilmiş bayramlara,toplantılara,törenlere başkanlık ediyorlardı.”

          Ermeni kilisesinin, mevcudiyetini koruyabilmesi için bir kuvvete,bir devlete ihtiyacı olmuştur. Ermeni devleti fikrini doğuran,Ermeni milleti değil,Ermeni Kilisesi’dir. Ermeni Kilisesi’nin önemi ve rolü,izah edildiği gibi esasen bütün Ermeni tarihçiler tarafından da kabul edilen bir husustur.

          Ermeni Kilisesi ‘Türk Düşmanlığı’ yanı sıra,’Ermeni Milliyetçiliği’ fikrinin de filizlendiği yer olmuştur.

          Ermeni milliyetçliğinin uyanmasında kiliseye en büyük yardımı”Büyük güçler sağlayacaklardır. Büyük güçler içindede Ruslar..,diplomatik alnada Ermeni dosyasını açan ilk devlet olarak görülecektir”.

 

          Din Faktörü

 

Ülkeleri(Ermenilerin),eğer mensup olduğu din imkan bıraksa,ordusu ve erkanı ile ne zalim ne de kindar olmayacak,ayrı bir ırktan zengin ve kudretli bir hükümdar tarafından kontrol edilmektedir. Bu ırk Müslüman dır ve kendilerine asırlar boyu,Allah’ın takdirini ve edebi saadetini kazanabilmek için en geçerli pasaportun bir hristiyan öldürmek olduğu tekrar edile gelmiştir.”

Bu satırlar,Misyoner olarak Türkiye de uzun seneler geçirmiş olan Bliss in yazdığı kitabın giriş kısmından alınmıştır. Kitabın yazıldığı,1896 yılında, 1270 seneden fazla süredir bilinen ve dünyada 200 milyondan fazla insan tarafından benimsendiğini Bliss tarafından kaydediliş olan İslam dini ile 600 senelik bir imparatorluk olan Osmanlılar ve onların butun dünyaca kabul edilen dini hoşgörüleri hakkında bu derece bir tarafgirlik içinde mütalaa yürütebiliyor olunca,dünyanın ve özellikle Amerikalıların hemen hiç ilgilenmedikleri bir bölgede bir sene evvel cereyan etmiş olaylar aktarılırken,neler söylenebileceği,k,tap okumadan da tahmin edilebilir.

 

 İncelememizin başında belgeler ışığında ortaya konulduğu gibi,İslam da insan hakları kavramının temel ihlalliği temel prensiptir. Türkler de bu dini Allah’ın buyruklarına itaatkar ve onun yarattıklarına şefkatli ve merhametli olmak,adaletle davranmak şeklinde anlamışlardır. Dolayısıyla esasen bir misyoner olan Edwin Bliss, bu satırları din ve kilise taassubu ile tek taraflı olarak kaleme almıştır.

Müslüman olmaları sebebiyle Türklere karşı işleyen bu din faktörü,Osmanlı İmparatorluğunda bir Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında en büyük rolü oynamıştır.

Rus tahakkümü altında inleyen Polonya Hristiyanlarının ve 1828 Türkmençay Antlaşmasıyla Doğu Ermenistan ı alan Rusya nın,1829’da yapılan Edirne Antlaşması ile

Rusya’ya göç eden 40 bin Ermenin nin muhtar bir Ermenistan kurma isteğini geri çevirmesi ve Ermeniler in Çarlık Rusya’sının da çoğu defa en tabi haklarına karşı dahi baskı ve zulümler görmesine ses çıkarmayan ve bunların akibeti ile ilgilenmek gereği duymayan Avrupa devletlerinin,Türkiye de gayrimüslimlere olan bu insani bağlılığının başka bir izah tarzı yoktur.

 

      MİSYONER FAALİYETLERİ

 

Bugün dünyanın birçok ülkesinde faaliyetlerini çok geniş çerçevede sürdüren misyoner teşkilatının kuruluşu,zamanımızdan çok öncelere kadar gitmektedir. Bugün Hristiyanlık dünyasını kalbi sayılan Papalık,1662 yılında Vatikan’da Misyon Bakanlığını kurmuştur. Ülkemiz dünden bugüne açık bir şekilde misyoner faaliyetlerine sahne olmaktadır.

       Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde misyoner faaliyetlerinin başlıca iki

Sahaya teksif edilmiş olduğunu görüyoruz:

 

   1)Misyoner teşkilatları imparatorluğun çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermeni,Bulgar gibi Hıristiyan unsurların çocuklarını açtıkları mekteplerde okutmuşlar ve onlara milliyetçilik duyguları aşılayarak,Osmanlı Devleti’ne karşı isyanlar hazırlamalarına sebep olmuşlardır.

Bir taraftan ülke içindeki çeşitli unsurların arasına tefrika tohumları ekerken,öte yandan batı kamuoyunu,Türkiye2n,n aleyhine kışkırtmış,kendi tahrikleriyle kopan isyanları,yapılan mezalimleri “Türkler Hıristiyan ahaliyi kesiyor!” şeklinde propaganda ederek,Batı dünyasını harekete geçirmeye çalışmışlardır.

 

   2)Misyonerlerin Türk çocuklarını kültür değerlerinden,tarih şuurundan uzak ve dinsiz olarak yetişmeleri,bütün bunların tabii sonucu olarak ortaya çıkacak maneviyat buhranına çare olarak Hıristiyanlığı takdim etme yolundaki çalışmaları,bir diğer faaliyetlerini teşkil eder. Bu maksatla ülkemizde açıkları okullarda eğitim gören Türk çocuklarını milli ve manevi değer ve zenginliklerinden kopuk bir şekilde yetiştirmeye özen göstermişlerdir.

 

  

   Amerikan misyonerleri 1819’dan itibaren gelmeye başlaışlardır.1832 yılında İstanbul merkezi kurulmuştur. Misyonerle asıl faaliyetlerini Doğu kilisesi üzerine yoğunlaştırmışlardır. Misyoner faaliyetleri,Ermeni isyanlarının zemininin hazırlanmasında görüldüğü gibi çok önemli bir rol oynamıştır.

 

    PROPAGANDA FAALİYETLERİ

 

   Ermeni meselesinde,propaganda unsuru ve bu çerçevedeki faaliyetler,Türkiye aleyhindeki havanın gelişip yerleşmesinde büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Bu konudaki propaganda hep tek yanlıdır. Buna karşılık A. Powell konu ile ilgili olarak şunları kaydeder:

     “Vahşet olayları çok büyük ölçüde mübalağa edilmiştir. Son dönemler ait vahşet olaylarının bir kısmı ise hiç vuku bulmamıştır. Amerikan Yardım Teşkilatının mahalli temsilcilerinden biri,dostlarına açıkça Amerika ya sadece Türk aleyhtarı haberler gönderebildiğini çünkü para getirenin bu olduğunu söylemiştir.”

   Bu bahsi D. Johnson’un kitabından yapacağımız bir iktibasla kapatmak istiyoruz:

   “Bu topyekün katliam hikayelerinin çıkartılmasının ,nihai hesaplaşmadan,Türkiye’nin zararına olarak,İngiliz hükümeti politikasının istikametlendirilmesi sarih hedefi ile olduğunu tekrarda tereddüt etmiyoruz. Bu sebepler yıllarca sıkı ittifak bağlarımız bulunan milyonlarca kendi tebaamızla aynı dinden olan bir milletin,tamamen uydurma değilse,büyük ölçüde ve utanılmada mübalağa edilmiş delilliğe istinaden,insanlığa karşı korkunç suçlar işlemiş olmakla nasıl suçlandırıldığını,namuslu bir şekilde göstermeye çalışmaktan dolayı özür dilemeye ihtiyaç yoktur.”

 

 

 

        

 

 

 

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar |