sosyal bilgiler

7.SINIF SOSYAL BİLGİLER (YAŞAYAN DEMOKRASİ)

15/4/2009 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

7.SINIF SOSYAL BİLGİLER (YAŞAYAN DEMOKRASİ)

                     


KURULTAYDAN MECLİSE

 

Orta Asya Türklerinde Kurultay

 

Ø         Eski Türklerde siyasi, askerî ve ekonomik kararların alındığı meclise toy ya da kurultay adı verilirdi.

Ø         Orta Asya Türk devletlerinden biri olan Hunlarda her yıl ilkbaharın beşinci ayında (Hazi­ran ayı) devlet işlerinin görüşüldüğü kurultay top­lanırdı. Çeşitli şenliklerin ve spor etkinliklerinin yapıldığı bu toplantılarda bir taraftan da devlet iş­leri görüşülerek karara bağlanırdı. Bu meclislere ileri gelen boylar davet edilir, gelmeyenler devleti protesto etmiş kabul edilirdi. Bu toplantılarda hü­kümdarların yanında her zaman hatun denilen hanımı oturur ve bazı elçileri kabul edebilirdi.

Ø         Türkler hükümdara devleti yönetme yetki­sinin Tanrı tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından verilen bu yönetme hakkına kut inancı denirdi. Kutun kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanılırdı.

Ø         Bütün hanedan üyelerinde kut olduğun­dan kendine siyasi ve askerî bakımdan güvenen kişi taht mücadelesine girebilirdi. Bu durum Türk devletlerinde bölünmeye neden olurdu.

Ø         Devletin devamı için baba - oğul veya kardeşlerin birbirleriyle mücadelesi normal karşı­lanırdı.

Ø         Türk devletlerinde hükümdarlar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi doğu ve batı olmak üzere ikiye ayırırdı.

       Hükümdarın Görevleri

  Türk milletini ekonomik yönden yüksek bir seviyede, barış içinde hür olarak yaşatmak,

   Orduyu idare edip, ülke çapında asker toplamak,

  Töre adı verilen toplumsal kuralları uygu­lamak,

   Dağınık Türk boylarını toplayıp bir araya getirmek,

   Meclisi toplantıya çağırıp yönetmek,

   Devlet mahkemesine başkanlık etmek,

   Adaletli olmak ve kanunları uygulamak,

   Millete hizmet etmekti.

 

    İslamiyet'in Kabul Edilmesinden Sonra Meclis

Ø          İslam dininin kabul edilmesinden sonra da devlet yönetiminde Türk kültürünün etkisi de­vam etti. Kut anlayışı İslam dünyasının dinî lideri olan halifenin hükümdarlığı onaylaması uygula­masına dönüştü.

Ø          İslamiyet döneminde de "Devlet ve ülke, hükümdar soyunun ortak malıdır." anlayışı de­vam etti.

Ø          Devletin başında bulunan sultanın önem­li görevleri ve sorumlulukları vardı. Sultan, devle­ti en iyi şekilde yönetir, halkın mutluluğu için çalı­şırdı. Sultandan sonra en yetkili devlet adamı ve­zirdi.

Ø          Devlet işleri, Divan adı verilen bir kurulda görüşülüp karara bağlanırdı. Divan'a, sultan veya vezir başkanlık ederdi.

Ø          İslamiyetin kabulünden sonra kurulan Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar gibi Türk devletlerinde de İslamiyet öncesi Türk devlet gelenekleri devam etmiştir. Ancak devlet yönetiminde de din kuralları etkili olmaya baş­lamıştır. Özellikle Osmanlı sultanlarından Ya­vuz Sultan Selim'in halifelik makamını başkent İstanbul'a taşıması ve kendisinin halife olması devleti teokratik bir yapıya büründürmüştür

 

   Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun

Ø          Osmanlı Devleti'nde padişahın başkanlı­ğında önemli devlet işlerini görüşmek üzere top­lanan meclise, "Divan-ı Hümayun" denirdi. Or­han Bey döneminde, Divan'ın varlığı kesinlik ka­zanmıştır.

Ø          Divan, Orhan Bey zamanından, Fatih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantı­lar sabah namazından sonra başlar ve öğlene ka­dar devam ederdi. 15. yüzyılın ortalarından itiba­ren toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pa­zar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tespit edilmiştir.

Ø          Divan, hangi din ve millete ait olursa ol­sun, kadın erkek herkese açıktı. Ülkenin herhan­gi bir yerinde haksızlığa uğrayan veya kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askerî yetkililerden şikâyeti bulunanlar için Divan daima açıktı. Divan'da önce halkın dilek ve şikâ­yetleri dinlenir, ondan sonra devlet işleri görüşü­lüp karara bağlanırdı.

Ø          Divan'da idari ve örfi işler sadrazam, şer’i ve hukuki işler kazasker, mali işler defterdar, ara­zi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan üyelerinden başka o gün Divan'a gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin ye­mek verilirdi.

Ø           Divan'da son söz padişaha aitti. Ancak padişah devlet işleri ile ilgili Divan üyelerine danı­şıp fikirlerini alırdı.

Ø           Osmanlı Devleti'nin en önemli yönetim organlarından olan Divan-ı Hümayun, Yükselme Dönemi'nden sonra bozulmaya başladı. 19. yüzyıl­da II. Mahmut bu teşkilatı kaldırarak yerine Avrupa usulünde düzenlenmiş olan bakanlıkları kurdu.

 

OSMANLI DEVLETİ'NDE DEMOKRATİKLEŞME HAREKETLERİ

 

     TANZİMAT FERMANI (1839) ( Fermanın ana maddelerinin kodlaması:EVRAK)

1-Kanun önünde herkes EŞİTTİR.

2-VERGİ kişilerin kazancına göre alınacak.

3-RÜŞVET ve iltimas kaldırılacak.

4.ASKERLİK  işleri belli bir düzene göre yapılacak.

5-KANUNUN üstünlüğü kabul edilecek.

   Yukarıda bazı maddelerini verdiğimiz Tan­zimat Fermanı; mutlakiyetin gücünü sınırlan­dırmıştır ve ilk kez bu ferman ile Osmanlı Dev­leti hukuk üstünlüğünü kabul etmiştir. Bu durum demokratikleşme yolunda atılmış en önemli adımlardan birisidir. Ancak Osmanlı halkı Tan­zimat Fermanı ile yönetimde söz sahibi olama­mıştır.

 

         İSLAHAT FERMANI 1856

     Avrupalı devletlerin baskısıyla ilan edilen ferman,Tanzimat Fermanı’nın genişletilmiş halidir.Bu fermanla azınlıklar,Müslüman halktan daha ayrıcalıklı hale geldiler.Demokratik hareket sayılmasının nedeni bütün Osmanlı halkının can,mal ve namusunun korunması ve kanun önünde eşit sayılmalarıdır.Ama bu fermanla azınlıklar,Müslüman halktan daha çok haklar elde ettiler.

 

             MEŞRUTİYET DÖNEMLERİ

Ø           Osmanlı halkı ilk kez 1876'da II. Abdülhamid döneminde ilân edilen I. Meşrutiyet ve Kanunî Esasi (Anayasa) ile yönetimde söz sahibi olmuştur ve böylece Osmanlı Devletinin yönetim şekli "meşruti monarşi" şeklinde değişmiştir. Anayasa gereği padişahın yanında halkın seçmiş olduğu vekillerden oluşan Mebusan Meclisi oluşturulmuştur. Oluşan bu parlamenter sistemde kanunların yürürlüğe girmesinde son sözün padişaha ait olması ve padişahın meclisi açma-kapama yetkisinin bulunması meşruti yönetimde mutlakıyet rejiminin özelliklerinin korunduğunun en önemli göstergesidir.

Ø          I.Meşrutiyet'in ömrü fazla uzun sürmemiştir. Meclisteki azınlıkların olumsuz faaliyetleri ve 93 Harbinden dolayı II.Abdülhamid meclisi kapatarak eski yönetim şekline geri dönmüştür. Ancak 1908 yılında bazı Os­manlı aydınlarının çalışmaları neticesinde tek­rar meşrutiyet yönetimine geçilmiştir.

 

            CUMHURİYETİN İLANI

Ø          Osmanlı topraklarının işgalini, I. Dünya Savaşından sonra imzalanan Mondros Mütarekesi daha da kolaylaştırmıştır. Nitekim İtilaf Devletleri 16 Mart 1920'de başkent İstanbul'u resmen işgal etmişler ve Osmanlı Mebusan Meclisi'ni dağıtmışlardır. Bu gelişmeler TBMM' nin açılmasına ortam hazırlamıştır. Mustafa Kemal bu durum üzerine harekete geçmiş, ulu­sal iradeyi milletin kendi kaderinde etkili olabil­mesi için 23 Nisan 1920'de TBMM'yi açmıştır. TBMM'nin sürekliliğini sağlamak için de 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) ka­bul edilmiştir. Anayasada "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." maddesinin yer alması Cumhuriyet rejiminin en önemli habercisiydi.

Ø          Eylül 1922'de Kurtuluş Savaşı sonrasın­da 1 Kasım 1922'de Saltanatın kaldırılması Cumhuriyet'in önündeki en önemli engeli de or­tadan kaldırmıştır. Ulusal egemenliğin gerçek­leşmesini isteyen Mustafa Kemal öncülüğünde 29 Ekim 1923'teTBMM'de konu tartışılmış ve

        karara bağlanmıştır. Böylece yeni kurulan dev­   letin rejiminin Cumhuriyet olduğu kabul edilmiş ve ulusal egemenlik kesin olarak gerçekleş­mişti

 

                 CUMHURİYETİN NİTELİKLERİ

 

          ANAYASA

         Anayasa temel kanundur. Yürürlükteki kanunlar anayasaya aykırı olamaz. Devletin temel yapısını, işleyiş biçimini, kişilerin hak ve özgürlüklerini be­lirleyen devlet ile halk arasında yapılmış bir sözleşmedir. Anayasa'nın ilk 3 maddesi değiştirilemez.Bu maddeler şöyledir;

       MADDE 1. - Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

       MADDE 2. - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayı­şı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti'dir.

     MADDE 3. - Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı "İstiklal Marşı"dır. Başkenti Ankara'dır.

 

                      CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ

 

        Demokratik Devlet

Ø          Demokrasi; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasıdır.

Ø          Demokrasilerde belli dönemlerde yapılan seçimlerle halk temsilcilerini belirler. Böylece millet temsilcileri aracılığı ile kendi kendini yö­netir.

Ø         Vatandaşlar kanunlara göre seçme ve se­çilme hakkını kullanır. Herhangi bir baskı olma­dan istediği siyasi partiye oyunu verir. Aynı zamanda istediği siyasi partiye üye olabilir ve partisi için çalışabilir.

Ø         Herkesin eşit oy hakkı vardır. Seçimlerde oylama gizli, oy sayı­mı ise açık yapılır.    Demokrasilerde, devleti yö­netme yetkisi hiçbir zaman bir kişiye veya belirli bir zümreye bırakılamaz.

Ø         Demokrasilerde, kişiler özgürce düşünür ve düşündüğünü ifade eder.

Ø       Demokrasinin Temel İlkeleri Millî Egemenlik

Ø       Demokraside egemenlik millete aittir. Mil­let bu hakkını temsilcileri (milletvekilleri) aracılı­ğıyla kullanır. Yönetenler, gücünü milletten alır. Hiçbir kimse, zorla iş başına gelemez. Bu esas, anayasamızda şöyle belirtilmiştir: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir."

       Hürriyet ve Eşitlik

Ø       Demokraside, hürriyet ve eşitlik esastır. Hürriyet, başkalarına zarar vermeden her şeyi yapabilmektir. Bütün insanlar hürdür. Herkes, serbestçe d Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

7.SINIF SOSYAL BİLGİLER (YAŞAYAN DEMOKRASİ)

15/4/2009 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

7.SINIF SOSYAL BİLGİLER (YAŞAYAN DEMOKRASİ)

                     


KURULTAYDAN MECLİSE

 

Orta Asya Türklerinde Kurultay

 

Ø         Eski Türklerde siyasi, askerî ve ekonomik kararların alındığı meclise toy ya da kurultay adı verilirdi.

Ø         Orta Asya Türk devletlerinden biri olan Hunlarda her yıl ilkbaharın beşinci ayında (Hazi­ran ayı) devlet işlerinin görüşüldüğü kurultay top­lanırdı. Çeşitli şenliklerin ve spor etkinliklerinin yapıldığı bu toplantılarda bir taraftan da devlet iş­leri görüşülerek karara bağlanırdı. Bu meclislere ileri gelen boylar davet edilir, gelmeyenler devleti protesto etmiş kabul edilirdi. Bu toplantılarda hü­kümdarların yanında her zaman hatun denilen hanımı oturur ve bazı elçileri kabul edebilirdi.

Ø         Türkler hükümdara devleti yönetme yetki­sinin Tanrı tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından verilen bu yönetme hakkına kut inancı denirdi. Kutun kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanılırdı.

Ø         Bütün hanedan üyelerinde kut olduğun­dan kendine siyasi ve askerî bakımdan güvenen kişi taht mücadelesine girebilirdi. Bu durum Türk devletlerinde bölünmeye neden olurdu.

Ø         Devletin devamı için baba - oğul veya kardeşlerin birbirleriyle mücadelesi normal karşı­lanırdı.

Ø         Türk devletlerinde hükümdarlar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi doğu ve batı olmak üzere ikiye ayırırdı.

       Hükümdarın Görevleri

  Türk milletini ekonomik yönden yüksek bir seviyede, barış içinde hür olarak yaşatmak,

   Orduyu idare edip, ülke çapında asker toplamak,

  Töre adı verilen toplumsal kuralları uygu­lamak,

   Dağınık Türk boylarını toplayıp bir araya getirmek,

   Meclisi toplantıya çağırıp yönetmek,

   Devlet mahkemesine başkanlık etmek,

   Adaletli olmak ve kanunları uygulamak,

   Millete hizmet etmekti.

 

    İslamiyet'in Kabul Edilmesinden Sonra Meclis

Ø          İslam dininin kabul edilmesinden sonra da devlet yönetiminde Türk kültürünün etkisi de­vam etti. Kut anlayışı İslam dünyasının dinî lideri olan halifenin hükümdarlığı onaylaması uygula­masına dönüştü.

Ø          İslamiyet döneminde de "Devlet ve ülke, hükümdar soyunun ortak malıdır." anlayışı de­vam etti.

Ø          Devletin başında bulunan sultanın önem­li görevleri ve sorumlulukları vardı. Sultan, devle­ti en iyi şekilde yönetir, halkın mutluluğu için çalı­şırdı. Sultandan sonra en yetkili devlet adamı ve­zirdi.

Ø          Devlet işleri, Divan adı verilen bir kurulda görüşülüp karara bağlanırdı. Divan'a, sultan veya vezir başkanlık ederdi.

Ø          İslamiyetin kabulünden sonra kurulan Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar gibi Türk devletlerinde de İslamiyet öncesi Türk devlet gelenekleri devam etmiştir. Ancak devlet yönetiminde de din kuralları etkili olmaya baş­lamıştır. Özellikle Osmanlı sultanlarından Ya­vuz Sultan Selim'in halifelik makamını başkent İstanbul'a taşıması ve kendisinin halife olması devleti teokratik bir yapıya büründürmüştür

 

   Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun

Ø          Osmanlı Devleti'nde padişahın başkanlı­ğında önemli devlet işlerini görüşmek üzere top­lanan meclise, "Divan-ı Hümayun" denirdi. Or­han Bey döneminde, Divan'ın varlığı kesinlik ka­zanmıştır.

Ø          Divan, Orhan Bey zamanından, Fatih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantı­lar sabah namazından sonra başlar ve öğlene ka­dar devam ederdi. 15. yüzyılın ortalarından itiba­ren toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pa­zar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tespit edilmiştir.

Ø          Divan, hangi din ve millete ait olursa ol­sun, kadın erkek herkese açıktı. Ülkenin herhan­gi bir yerinde haksızlığa uğrayan veya kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askerî yetkililerden şikâyeti bulunanlar için Divan daima açıktı. Divan'da önce halkın dilek ve şikâ­yetleri dinlenir, ondan sonra devlet işleri görüşü­lüp karara bağlanırdı.

Ø          Divan'da idari ve örfi işler sadrazam, şer’i ve hukuki işler kazasker, mali işler defterdar, ara­zi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan üyelerinden başka o gün Divan'a gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin ye­mek verilirdi.

Ø           Divan'da son söz padişaha aitti. Ancak padişah devlet işleri ile ilgili Divan üyelerine danı­şıp fikirlerini alırdı.

Ø           Osmanlı Devleti'nin en önemli yönetim organlarından olan Divan-ı Hümayun, Yükselme Dönemi'nden sonra bozulmaya başladı. 19. yüzyıl­da II. Mahmut bu teşkilatı kaldırarak yerine Avrupa usulünde düzenlenmiş olan bakanlıkları kurdu.

 

OSMANLI DEVLETİ'NDE DEMOKRATİKLEŞME HAREKETLERİ

 

     TANZİMAT FERMANI (1839) ( Fermanın ana maddelerinin kodlaması:EVRAK)

1-Kanun önünde herkes EŞİTTİR.

2-VERGİ kişilerin kazancına göre alınacak.

3-RÜŞVET ve iltimas kaldırılacak.

4.ASKERLİK  işleri belli bir düzene göre yapılacak.

5-KANUNUN üstünlüğü kabul edilecek.

   Yukarıda bazı maddelerini verdiğimiz Tan­zimat Fermanı; mutlakiyetin gücünü sınırlan­dırmıştır ve ilk kez bu ferman ile Osmanlı Dev­leti hukuk üstünlüğünü kabul etmiştir. Bu durum demokratikleşme yolunda atılmış en önemli adımlardan birisidir. Ancak Osmanlı halkı Tan­zimat Fermanı ile yönetimde söz sahibi olama­mıştır.

 

         İSLAHAT FERMANI 1856

     Avrupalı devletlerin baskısıyla ilan edilen ferman,Tanzimat Fermanı’nın genişletilmiş halidir.Bu fermanla azınlıklar,Müslüman halktan daha ayrıcalıklı hale geldiler.Demokratik hareket sayılmasının nedeni bütün Osmanlı halkının can,mal ve namusunun korunması ve kanun önünde eşit sayılmalarıdır.Ama bu fermanla azınlıklar,Müslüman halktan daha çok haklar elde ettiler.

 

             MEŞRUTİYET DÖNEMLERİ

Ø           Osmanlı halkı ilk kez 1876'da II. Abdülhamid döneminde ilân edilen I. Meşrutiyet ve Kanunî Esasi (Anayasa) ile yönetimde söz sahibi olmuştur ve böylece Osmanlı Devletinin yönetim şekli "meşruti monarşi" şeklinde değişmiştir. Anayasa gereği padişahın yanında halkın seçmiş olduğu vekillerden oluşan Mebusan Meclisi oluşturulmuştur. Oluşan bu parlamenter sistemde kanunların yürürlüğe girmesinde son sözün padişaha ait olması ve padişahın meclisi açma-kapama yetkisinin bulunması meşruti yönetimde mutlakıyet rejiminin özelliklerinin korunduğunun en önemli göstergesidir.

Ø          I.Meşrutiyet'in ömrü fazla uzun sürmemiştir. Meclisteki azınlıkların olumsuz faaliyetleri ve 93 Harbinden dolayı II.Abdülhamid meclisi kapatarak eski yönetim şekline geri dönmüştür. Ancak 1908 yılında bazı Os­manlı aydınlarının çalışmaları neticesinde tek­rar meşrutiyet yönetimine geçilmiştir.

 

            CUMHURİYETİN İLANI

Ø          Osmanlı topraklarının işgalini, I. Dünya Savaşından sonra imzalanan Mondros Mütarekesi daha da kolaylaştırmıştır. Nitekim İtilaf Devletleri 16 Mart 1920'de başkent İstanbul'u resmen işgal etmişler ve Osmanlı Mebusan Meclisi'ni dağıtmışlardır. Bu gelişmeler TBMM' nin açılmasına ortam hazırlamıştır. Mustafa Kemal bu durum üzerine harekete geçmiş, ulu­sal iradeyi milletin kendi kaderinde etkili olabil­mesi için 23 Nisan 1920'de TBMM'yi açmıştır. TBMM'nin sürekliliğini sağlamak için de 20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) ka­bul edilmiştir. Anayasada "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." maddesinin yer alması Cumhuriyet rejiminin en önemli habercisiydi.

Ø          Eylül 1922'de Kurtuluş Savaşı sonrasın­da 1 Kasım 1922'de Saltanatın kaldırılması Cumhuriyet'in önündeki en önemli engeli de or­tadan kaldırmıştır. Ulusal egemenliğin gerçek­leşmesini isteyen Mustafa Kemal öncülüğünde 29 Ekim 1923'teTBMM'de konu tartışılmış ve

        karara bağlanmıştır. Böylece yeni kurulan dev­   letin rejiminin Cumhuriyet olduğu kabul edilmiş ve ulusal egemenlik kesin olarak gerçekleş­mişti

 

                 CUMHURİYETİN NİTELİKLERİ

 

          ANAYASA

         Anayasa temel kanundur. Yürürlükteki kanunlar anayasaya aykırı olamaz. Devletin temel yapısını, işleyiş biçimini, kişilerin hak ve özgürlüklerini be­lirleyen devlet ile halk arasında yapılmış bir sözleşmedir. Anayasa'nın ilk 3 maddesi değiştirilemez.Bu maddeler şöyledir;

       MADDE 1. - Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

       MADDE 2. - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayı­şı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti'dir.

     MADDE 3. - Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı "İstiklal Marşı"dır. Başkenti Ankara'dır.

 

                      CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ

 

        Demokratik Devlet

Ø          Demokrasi; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasıdır.

Ø          Demokrasilerde belli dönemlerde yapılan seçimlerle halk temsilcilerini belirler. Böylece millet temsilcileri aracılığı ile kendi kendini yö­netir.

Ø         Vatandaşlar kanunlara göre seçme ve se­çilme hakkını kullanır. Herhangi bir baskı olma­dan istediği siyasi partiye oyunu verir. Aynı zamanda istediği siyasi partiye üye olabilir ve partisi için çalışabilir.

Ø         Herkesin eşit oy hakkı vardır. Seçimlerde oylama gizli, oy sayı­mı ise açık yapılır.    Demokrasilerde, devleti yö­netme yetkisi hiçbir zaman bir kişiye veya belirli bir zümreye bırakılamaz.

Ø         Demokrasilerde, kişiler özgürce düşünür ve düşündüğünü ifade eder.

Ø       Demokrasinin Temel İlkeleri Millî Egemenlik

Ø       Demokraside egemenlik millete aittir. Mil­let bu hakkını temsilcileri (milletvekilleri) aracılı­ğıyla kullanır. Yönetenler, gücünü milletten alır. Hiçbir kimse, zorla iş başına gelemez. Bu esas, anayasamızda şöyle belirtilmiştir: "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir."

       Hürriyet ve Eşitlik

Ø       Demokraside, hürriyet ve eşitlik esastır. Hürriyet, başkalarına zarar vermeden her şeyi yapabilmektir. Bütün insanlar hürdür. Herkes, serbestçe d Yorum (0) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Osmanlı devletinde akıncı nedir?.Akıncılar hakında bilgiler

1/8/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

Akıncı

 

 Osmanlı döneminde düşman topraklarına akın düzenleyen gönüllü süvarilere verilen ad.

 

 Fethedilecek yerlerde keşif, yıldırma, tahrip ve klavuzluk amacıyla, hanın izniyle akın düzenlenmesi, göçebe kabileler için başlı başına bir yaşam tarzı olan yağma ve çapul geleneklerinden türeyen çok eski bir töreydi. Türk devletlerinde uç adı verilen sınır bölgelerine yerleştirilen büyük akıncı beylerine uç beyi denilirdi. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devlelerinin önemli bir politikası, kuruluş aşamasında insan gücü olarak dayandıkları yoğun göçebe kitkleleri uçlara kaydırmak; ırsi reislerini de uç beyi yaparak ikili bir kimlikle devlet bütyesine almaktı. Ertuğrul Gazi ile oğlu Osman Bey de aşiret beyleri iken, aynı zamanda Selçuklu sultanlığının birer uç beyi olmuşlardı.

 

Rumeli fetihleri başlayınca Türk asıllı gençler akıncı yazıldılar. İlk akıncı beyleri Evrenos ve Köse Mihal’di. Zamanla Osmanlı hanedanı, kuruluş aşamasında yaslandığı Anadolu Türk soyluluğunun önemli ailelerini, uç beyi ve akıncı beyi olarak sınır bölgelerine atamak, böylece başkentten uzak tutmak ve yalnızca iktidara rakip olamayacakları yerlerde, geleneksel özerkliklerini bir ölçüde korumalarına izin vermek gibi, ikinci bir politika benimsedi. Fetihlerin genişlemesi sırasında Mihaloğulları Sofya ve Semendire’de, Turhanoğulları Mora’da, Malkoçoğulları ise Silistre’de kalabalık akıncı ocakları oluşturdular. Akıncılık, babadan oğula geçen bir süreklilik içinde ömür boyu sürdürüldü. Gerektiğinde ocaklara yetenekli gençlerden yeni akıncılar alınırdı. Ayrıca Taviçe (tavacı) denen yerli Hıristiyan akıncılara da görev verilirdi. Akıncılar savaş öncesinde ve savaş boyunca ordunun ilerisinde keşif görevi yaparlar, güvenlik ve ikmal önlemleri alırlar, baskınlar düzenleyerek korku yaratır, düşmanın moral gücünü kırarlardı. Ayrıca köprü, geçit, boğaz gibi önemli noktalarda güvenliği sağlarlardı. Savaşsız yıllarda ise merkezden ferman geldiğinde düşman topraklarına dalar, mal ve para toplar, tutsak alır, girdikleri yerlerin coğrafi ve toplumsal özelliklerini saptayarak İstanbul’a bilgi ulaştırırlardı. Bu, bir çeşit yumuşatma harekâtıydı. Ele geçirdikleri tutsakların beşte birini pençik olarak devlete verirlerdi. Geçimlerini akınlarda ganimet alarak, barış dönemlerinde ise Rumeli çiftliklerindetarımla uğraşarak sağlarlardı.

 

 Akıncılar onlu örgüt düzenindeydiler. On kişiye onbaşı, yüz kişiye subaşı, bin kişiye binbaşı komutanlık ederdi. Bir harekâtın akın sayılabilmesi için binli kadroyla ve akıncı beyinin komutasında yapılması gerekirdi. Yüz akıncının eylemine haramilik denirdi. On akıncı, çete ya da potera adını taşırdı. Çetelerin pençik yükümlülüğü yoktu. Barışta çiftliklerde oturan akıncılar, akıncı beyinin buyruğunu alır almaz onun yanına giderlerdi. Ölen akıncının yerini oğlu, oğlu yoksa akrabası alırdı. Akınların adı akıncı beyinde ve İstanbulda bulunan kütük niteliğindeki defterlere geçirilirdi. Akıncılar genellikle kılıç, mızrak, pala ve buzdoğanla savaşırlar, tehlikeli akınlarda hafif zırh giyerlerdi. Uzun mesafeli akınlarda yedek birkaç at götürürler, yol boyunca at değiştirirlerdi. Dönüşlerinde ise bu atlarda ganimet malı taşırlardı. Akınlarda arka arkaya aşamalı saldırı taktiği uygularlar, sert ve ani hareket ederlerdi. İçlerinden en gözü pek olanları dalkılıç, serdengeçti gibi sıfatlarla anılır, bunlar kaleye dalmak, cephane ateşlemek, düşman karargahına girmek gibi en tehlikeli görevleri gönüllü olarak üstlenirlerdi.

 

 Akıncı grupları, Mihallı, Turhanlı, Malkoçlu gibi, ocaklarının kurucusu olan en eski akıncı beyinin adıyla anılırdı. En ünlü akıncı beyi soyu, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde önemli görevler üstlenmiş olan Köse Mihal Bey’den gelen Mihaloğulları idi. 16. yüzyıl sonuna doğru sayıları 40 bine ulaşan akıncılar, 1595 Eflak seferi akınlarında ağır kayıplar verdiler. Dönüşte de Tuna Köprüsü’nde Eflak voyvodasının top ateşine yakalanan akıncılardan sağ kurtulan olmadı. Bunun sonucunda akıncılık tarihe karıştı. Akıncıların yerini serhat kulu denen, sınır boylarındaki tımarlı sipahiler aldı. Akın düzenleme görevi ayrıca Kırım hanlarına da verildi.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

sosyal bilgiler demokrasi yolunda yolculuk ders botu

23/7/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

D E M O K R A S İ
1.Demokrasi:Halkın kendi kendini yönetmesine denir.Halk kendi yöneticilerini kendisi seçer.
2.Demokrasinin Temel İlkeleri:Milli egemenlik, hürriyet ve eşitlik, siyasi partiler.
a.Milli Egemenlik:Demokraside egemenlik millete aittir.Millet bu hakkınıtemsilcilerini kullanarak
seçer.Yönetenler,gücünü milletten alır.
b.Hürriyet ve Eşitlik:Hürriyet ; başkalarına zarar vermeden her şeyi yapabilmektir.Eşitlik;hiçbir
ayrım yapmaksızın herkesin kanun önünde eşit olmasıdır.
c.Siyasi Partiler:Siyasi partilerin çok olmasıdemokrasinin daha iyi işlemesini sağlar.Farklı
düşüncedeki insanlar kendi fikirlerine uygun partilere üye olabilir.Ve istedikleri partiyi
destekleyebilirler.Atatürk demokrasinin tam anlamıyla gerçekleşe- bilmesi için çok partili hayata
geçilmesinin şart olduğunu belirtmiştir.
3.Kamuoyu :Toplumu ilgilendiren herhangi bir sorun üzerinde halkın benimsediği genel düşünce
,ortak kanaattır.
4.Kamuoyunu Oluşturan Etkenler :Kamuoyunun oluşmasıiçin ortada bir neden ve sorun olması
gerekir.Radyo, televizyon,telefon,faks,teleks gibi cihazlar haberlerin çok kısa sürede her tarafa
yayılmasınısağlar.Sinema ve tiyatro da kamuoyu oluşmasında etkilidir.Sendika,kulüp,dernek,vakıf,
okul-aile birliği, okul koruma derneği gibi sivil toplum örgütleri kamuoyu oluşmasında çok
etkilidir.Gazete,dergi,kitap gibi basılıaraçlar kamuoyu oluşmasında etkilidir.
5.Meslek:Bir kimsenin geçimini sağlamak için yaptığısürekli iştir.
6.Nitelikli Eleman:Nitelikli insan eğitim yoluyla okullarda yetişir.Her insanın isteği , beklentisi ve
yeteneği farklıdır.Herkes kendi isteği alanda yetişirse daha başarılıolur.İşini daha başarılı
yapar.Alanında uzmanlaşacağı için zamandan enerjiden, malzeme ve emekten tasarruf
edecektir.Bunun yanında daha üretken ve yeniliklere açık olacaktır.Böylece hem kendine hem de
ülkesine faydalıbir insan olacaktır.
7.Devlet:Toprağıolan ,üzerinde yaşayan insanlarıve egemenliği bulunan bir kuvvettir.
Dersimiz.Com “Kaliteli ve Seçkin Eğitime Kaynak”
8.Devleti Meydana Getiren Unsurlar(Öğeler): Vatan,vatan üzerine yerleşmişbir millet,ve milleti her
türlü tehlikeden koruyan hakim bir kuvvet.
9.Devletin Temel Amaçları:Türk milletinin bağımsızlığını,bütünlüğünü,ülkenin
bölünmezliğini,cumhuriyeti ve demokrasiyi korumaktır.Kişilerin ve toplumun refah ve huzurunu ve
mutluluğunu sağlamaktır.
10.Devletin Vatandaşa KarşıGörevleri:Yurdun ve milletin bağımsızlığını, bütünlüğünü korumak ,
toplumun güven ve düzenini sağlamak,vatandaşların canınımalınıve namusunu koruyarak huzurlu bir
şekilde yaşamalarınısağlar.Devletin esas görevlerinden biride anayasada yer alan temel hak ve
hürriyetleri korumaktır.Bunlar;eğitim hakkı,sağlık hakkı, seyahat hakkıkonut edinme hakkı, işyeri
açma haklarıdır.v.b
11.Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Değiştirilemez Nitelikleri:Anayasamıza göre ;
-Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.
-T.C , insan haklarına saygılı,Atatürk milliyetçiliğine bağlı,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk
devletidir.
-Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
-Dili Türkçe’dir.
-Bayrağışekli kanunda belirtilen , beyaz ay yıldızlıal bayraktır.
-Milli marşı“İstiklal Marşı”dır.
-Başkenti Ankara’dır.
12.Vatandaşlık Hak ve Görevleri:Seçme ve seçilme hakkı,kanunlara uymak, vergi vermek ve
askerlik yapmak devlete karşıen önemli görevlerimizdendir.
a) Seçme ve seçilme hakkı:Seçimlere katılmak ,seçmek ,aday olmak demokrasinin en önemli
özelliğidir.18 yaşınıdolduran her Türk vatandaşı, seçme ve halk oylamasına katılma hakkına
sahiptir.Ancak silah altındaki er ve erbaşlar,askeri öğrenciler, ceza evlerinde tutuklu bulunanlar ve
hükümlüler oy kullanamazlar.
b) Kanunlara uymak:Devletin koyduğu kurallar uymak hepimizin rahat ve huzurlu yaşamasıiçin
gereklidir.Bunu bilen her Türk vatandaşıyaşayışımızıdüzenleyen bu kanunlara uymakla vatandaşlık
görevini yerine getirmişolur.
c) Vergi vermek:Toplumda vatandaşların tek başlarına yapmalarımümkün olmayan işler vardır.Bu
nedenle okul, hastane, yol, köprü,baraj yapımıvb. ihtiyaçlar devlet tarafından yapılır.Devlet bunları
yerine getirirken paraya ihtiyaç duyar.Devletin gelir kaynaklarının başında vatandaşlardan alınan
vergiler gelir.Anayasamıza göre; herkesin gelirine göre vergi alınır.Vergi vermek en önemli
görevlerimizdendir.Gelir vergisi,kurumlar vergisi,emlak,motorlu taşıtlar, veraset ve intikal, akaryakıt
tüketim vergisi, damga vergisi ve katma değer vergisi gibi vergi çeşitleri vardır.
d) Askerlik yapmak:T.C vatandaşıolan her erkek 20 yaşına gelince askerlik yapmakla
zorunludur.Askerlik görevini bitirenler 41 yaşına kadar yeniden askere çağrılabilir.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

7.SINIF SOSYAL BİLGİLER DERS NOTU

23/7/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

SINIFLAR SOSYAL BİLGİLER DERS NOTLARI

 

1.İstanbul'un fethinin nedenleri nelerdir.?

 

Bizans'ın Avrupa Devletlerini Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtması

 

Bizans'ın Şehzadeleri ve Anadolu Beyliklerini Osmanlı aleyhine kışkıtması

 

Osmanlı sınırları içerisinde bulunan Bizans'ın Osmanlı toprak bütünlüğünü bozması

 

İstanbul'un ticaret yolları üzerinde bulunması

 

Hz.Peygamberin İstanbulla ilgili hadisinin etkili olması

 

2.İstanbul'un fethinin sonuçları nelerdir.?

 

Anadolu ve Rumeli arasındaki Bizans engeli ortadan kalktı .Toprak bütünlüğü sağlandı.

 

Boğazlar ve boğazlardaki ticaret tamamen Osmanlıya geçti.

 

İstanbul Osmanlı Devletinin başkenti oldu.

 

Yaklaşık 1058 yıllık Bizans imparatorluğu tarihe karıştı.

 

Orta Çağ sona erdi, Yeni Çağ başladı.

 

II.Mehmet'e Fatih ünvanı verildi.

 

Osmanlı Devletinin kuruluş dönemi sona erdi.Yükselme dönemi başladı.

 

Fetihten sonra Avrupaya giden bilim adamları rönesansın doğmasında etkili oldular.

 

İstanbul'un fethinde kullanılan toplar Avrupada kullanılarak Derebeylerin surlarının yıkılarak zayıflamalarına ve kralların güçlenmesine neden oldu.

 

3.Fatih döneminde Balkanlarda fethedilen yerler nerelerdir.?

 

Sırbistan(1459), Mora yarımadası(1460), Eflak(1462), Boğdan(1476),Bosna(1463),Hersek(1465), Arnavutluk (1479)

 

4.1533 İstanbul Antlaşmasının önemi nedir.?

 

Avusturya kralı protokol bakımından Osmanlı sadrazamına denk olacaktı.Yani Avusturya kralı Osmanlı Devletinin 2.adamına denk olacaktı.Avusturya böylece Osmanlı Devletinin üstünlüğünü kabul etmiştir.

 

5.1535 Yılında Kanuni'nin Fransızlara verdiği kapitülasyonların(ayrıcalık) amacı nedir.?

 

Fransa'yı Avrupa Hristiyan birliğinden ayırarak, kendi yanına çekmek ve Hristiyan birliğini parçalamak.

 

Fransa limanlarından faydalanmak.

 

Coğrafi keşiflerle önemini yitiren, Akdeniz ticaretini yeniden canlandırmak.

 

6.Karadeniz'in Türk gölü haline gelmesini sağlayan fetihler nelerdir.?

 

Fatih zamanında; Amasra'nın fethi(1459), Sinop'un alınması(1460), Trabzon'un alınması (1461), Kırım'ın alınması (1477) gerçekleşmiştir.II.Bayezıt zamanında ise Kili ve Akkerman kaleleri alınarak Karadeniz tamamen Türk egemenliğine girdi.Kili ve Akkerman kalelerinin alınmasıyla Kırım ile karadan sınırımız oluşmuştur.

 

7.Kırım'ın fethinin sonuçları nelerdir.?

 

Karadeniz Türk gölü haline geldi.

 

Karadeniz ticaret yolu tamamen Osmanlıya geçti.

 

8.Fatih döneminde Ege Denizinde fethedilen adalar hangileridir.?

 

İmroz,Taşoz,Bozcaada,Limni,Midilli,Eğriboz,Gökçeada,Sisam,Semadirek adaları alınmıştır.

 

9.Preveze Deniz Savaşı'nın önemi nedir.?(1538)

 

Haçlı donanması Osmanlı donanmasına yenilmiştir.Osmanlı devleti büyük zafer kazanmıştır. Akdeniz Türk gölü haline gelmiştir.Akdenizde Türk üstünlüğü kesinleşti.

 

10.Kıbrıs'ın fethinin önemi nedir.?(1571)

 

Doğu Akdeniz'in güvenliği sağlanmıştır.İnebahtı deniz savaşına neden olmuştur.

 

11.İnebahtı Deniz Savaşının önemi nedir.?(1571)

 

Osmanlı Devleti'nin denizlerde aldığı ilk büyük yenilgidir .Preveze deniz zaferiyle elde edilen üstünlük gitmiştir.Ancak herhangi bir yeri kaybetmedik.Donanmamız yakıldı ama kısa zamanda yenisi yapılmıştır.

 

12.Mohaç Meydan Savaşının Önemi Nedir.?(1526)

 

Kanuni Macarlara karşı büyük bir zafer kazanmıştır.Kanuni Macaristan krallığına Erdel Beyi Yanoş'u getirdi.

 

13. Kanuni Dönemi Bazı Fetihleri

 

Belgrad'ın fethi(1521)

 

Rodos'un fethi(1522): Bu fetihle Anadolu,Mısır ve Suriye ticaret yolunun güvenliği sağlanmıştır.

 

Sakız adasının fethi(1566)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

14.Otlukbeli Savaşının(1473) önemi nedir.?

 

Fatih ile Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan arasında yapılmıştır.Akkoyunlu devleti yenilerek çok zayıflamıştır.1501 yılında da yıkılmıştır.Osmanlı Devleti doğu sınırlarını güvence altına almıştır.

 

15.Karamanoğullarına ne zaman kesin olarak son verilmiştir.?

 

II.Bayezıt zamanında

 

16.Çaldıran Savaşının(1514) önemi nedir.?

 

1. Doğuda en büyük tehlike olan Safevi devletini Osmanlı Devleti bu savaşla yenerek etkisiz hale getirmiştir.

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri Osmanlıya geçmiştir.Sefer dönüşü Dulkadiroğulları Beyliği alınmıştır.Bu beyliğin alınmasıyla Anadolu Türk birliği kesin olarak sağlanmıştır.

 

17.Mercidabık Savaşının (1516) önemi nedir?

 

Memlüklerle Osmanlılar arasında yapılmıştır.Osmanlı Devleti bu savaşı kazanmıştır.Böylece Suriye ve Filistin

 

Osmanlı Devletine katılmıştır.

 

18.Ridaniye Savaşının (1517) önemi nedir.?

 

Memlüklerle Osmanlılar arasında olmuştur.

 

Memlük Devleti yıkıldı ve Mısır Osmanlı topraklarına katıldı.

 

Hicaz Emirliği (Mekke ve Medine ) Osmanlı yönetimine katıldı.

 

Kutsal emanetler İstanbul'a getirildi.

 

Halifelik Osmanlılara geçti.

 

Baharat yolu Osmanlıya geçti.

 

19.Amasya Antlaşmasının (1555) önemi nedir.?

 

Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılan ilk siyasi antlaşmadır.

 

20.Ferhat Paşa (İstanbul) Antlaşmasının (1590) önemi nedir.?

 

Osmanlılarla İran arasında yapılmıştır.

 

Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti doğuda en geniş sınırlara ulaşmıştır.

 

21.Nasuh Paşa Antlaşmasının (1611) önemi nedir?

 

Osmanlı Devleti Ferhat Paşa Antlaşması ile aldığı yerleri İran'a geri vermiştir .

 

22.Kasr-ı Şirin Antlaşmasının (1639) önemi nedir?

 

Bu antlaşma ile Türkiye-İran sınırı büyük ölçüde çizilmiş ve günümüze kadar fazla değişmeden gelmiştir.

 

23.Zitvatorok Antlaşmasının (1606) önemi nedir?

 

Osmanlı Devleti 1533 İstanbul antlaşması ile Avusturya'ya karşı elde ettiği üstünlüğünü kaybetti.Böylece Avusturya kralı Osmanlı padişahına denk oldu.Ayrıca Kanije,Estergon,Eğri kaleleri Osmanlılara geçti.

 

24.Hotin Antlaşmasının (1621) önemi nedir?

 

Lehistan ile Osmanlı Devleti arasında yapılmıştır.Hotin kalesinin kuşatılması sırasında Yeniçeriler gevşek davranmışlar ve kale alınamamıştır.II.Osman(Genç) bu yüzden Yeniçeri ocağını kaldırmayı düşünmüştür ve Yeniçeriler tarafından öldürülmüştür.

 

25.Bucaş Antlaşmasının (1672) önemi nedir?

 

Lehistanla Osmanlı Devleti arasında yapılmıştır.

 

Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti Batıda en geniş sınırlara ulaşmıştır.

 

Osmanlı Devletinin topraklarına toprak kattığı son antlaşmadır .

 

26.Karlofça Antlaşmasının (1699) önemi nedir?

 

Osmanlı Devleti ile Lehistan,Venedik ve Avusturya arasında yapılmıştır.

 

Osmanlı Devleti ilk defa toprak kaybetti.

 

Sakarya savaşına kadar sürecek geri çekilme başladı.

 

Osmanlı Devletinde Duraklama devri bitti.Gerileme dönemi başladı .

 

27.İstanbul Antlaşmasının (1700) önemi nedir?

 

Rusya ile Osmanlı Devleti arasında yapılmıştır.

 

Rusya'nın azak kalesini almasıyla tarihinde ilk kez Karadenizde kıyısı olmuştur.

 

Rusya İstanbul'da daimi elçi bulundurabilecek

 

28.Osmanlı Tarihinde İlk Defa Devlet Bütçesini Hazırlayarak Mali Düzenlemeler Yapan Sadrazam Kimdir?

 

Tarhuncu Ahmet Paşadır.

 

29.17.Yüzyılda Bazı Şartlar İleri Sürerek İş Başına Gelen Ünlü Sadrazam Kimdir?

 

Köprülü Mehmet Paşadır .

 

30.Koçi Bey Kimdir?

 

17.Yüzyılda 1V.Murat zamanında yaşamış ünlü bilgindir.1V.Murat tarafından duraklamanın nedenlerini ve çarelerini araştırması için görev verilmiştir.Koçi Bey duraklamanın nedenlerini anlatan risaleleriyle(raporlarıyla) ünlü bilim adamıdır.

 

31.Prut Antlaşmasının(1711) önemi nedir?

 

Osmanlı Devleti 1700 Yılındaki İstanbul antlaşmasıyla kaybettiği yerleri Ruslardan geri aldı.

 

Ruslar İstanbulda sürekli elçi bulunduramayacaktı.

 

 

 

32. Pasorofça Antlaşmasının(1718) önemi nedir?

 

Osmanlılarla-Venedik ve Avusturya arasında olan bir antlaşmadır.

 

Osmanlı Devleti Karlofça ile Venediklilere kaptırdığı yerleri geri almak için başladığı savaştan yenilgiyle ayrıldı ve yeni yerleride kaybetti.

 

Çelebi Mehmet zamanında başlayan Osmanlı-Venedik savaşları kesin olarak sona erdi.

 

Osmanlı Devletinde bu antlaşmayla Lale devri (1718-1730) başlamıştır.

 

33. Belgrat Antlaşmasının (1739) önemi nedir?

 

Osmanlılarla-Rusya ve Avusturya arasında olmuştur.

 

İki büyük Avrupa Devletine karşı kazanılan başarı Osmanlı Devletinin hala güçlü bir devlet olduğunu göstermiştir.

 

Bu antlaşma Osmanlı Devletinin 18.Yüzyılda imzaladığı son kazançlı antlaşmadır.

 

Kazanılan başarıda Humbaracı Ahmet Paşa'nın ordudaki reformları etkili olmuştur.

 

Antlaşmanın imzalanması sırasında Fransa'nın arabuluculuk yapması sonucu daha önce 1535'de verilen kapitülasyonlar 1740 yılından itibaren sürekli hale gelmiştir

 

NOT: 1535 Kapitülasyonları sadece o dönemin iki hükümdarından birisi ölünceye kadar geçerliydi.Ama 1740 Kapitülasyonları sürekli hale getirilmiş ve Osmanlı Devletini zor durumda bırakmıştır.Kapitülasyonlar

 

dan ancak Lozan antlaşmasıyla kurtulabildik.

 

34. Küçük Kaynarca Antlaşmasının(1774) önemi nedir?

 

Osmanlı-Rusya arasında olmuştur.

 

Osmanlı Devletinin 18.Yüzyılda imzaladığı en ağır antlaşmadır.

 

Kırım bağımsız olmuştur. Not:Halkı müslüman olan bir ülke ilk defa devletten ayrılmıştır.

 

Karadeniz Türk gölü olmaktan kesin olarak çıkmıştır.İstanbul ve boğazlar Rus tehdidi altına girdi.

 

Rusya Osmanlı Devletindeki Ortadoksların haklarını koruma bahanesiyle Osmanlının iç işlerine karışma imkanı bulmuştur.

 

Ruslar ilk kez kapitülasyonlardan faydalanmaya başladılar.

 

Osmanlı Devleti ilk defa savaş tazminatı vermiştir.

 

35. Ziştovi Antlaşmasının (1791) önemi nedir?

 

Osmanlı-Avusturya arasında olmuştur.

 

Bu antlaşma ile Kanuni devrinden beri devam eden Osmanlı -Avusturya savaşları kesin olarak sona erdi.

 

36. Yaş Antlaşmasının (1792) önemi nedir?

 

Osmanlı-Rusya arasında olmuştur.

 

Osmanlı Devleti Kırım'ın Rusya'ya ait olduğunu resmen kabul etti.

 

Yaş antlaşması ile Osmanlı Devletinin yıkılış dönemi başladı.

 

37.İstanbul Antlaşması(1724) önemi nedir?

 

Ruslar’ın İran’daki taht kavgalarından faydalanarak Kafkasya’ya girmesi , Osmanlı Devletini harekete geçirmiştir. Rusya’nın İran’ı işgal etmesini istemeyen Osmanlı ordusu harekete geçmiştir. Kafkasya’da iki ordu karşı karşıya gelmiştir..Fransa’nın araya girmesiyle İstanbul antlaşması imzalanmıştır.Böylece İran’ın Kuzeyi ve batısı Osmanlılarla Ruslar arasında paylaşılmıştır.

 

İran yapılan bu antlaşmayı tanımadığını bildirmiştir.Ve Osmanlı Devletine savaş açmıştır. Osmanlı –İran savaşları 1746 yılına kadar devam etmiştir. 1746 Yılındaki bu antlaşmayla Osmanlı –İran savaşları kesin olarak sona ermiş ve 1639 Kasr-ı Şirin antlaşması şartları aynen kabul edilmiştir.Günümüze kadar sürecek barış dönemi başlamıştır.

 

18.Yüzyıl Islahat( Yenileşme) Hareketleri

 

38. Lale Devri Islahatları(1718-1730):

 

1718 Pasarofça antlaşması ile başlayıp 1730 Patrona Halil İsyanıyla sona eren devire Lale Devri denir.

 

Padişah III.Ahmet , sadrazam ise Nevşehirli Damat İbrahim Paşadır.

 

Bu dönemde Avrupa’ya ilk kez geçici elçiler gönderilmiştir.

 

İlk kez matbaa kuruldu.(1727). İlmi eserlerin basımına izin verildi.Ancak dini eserler elle yazılmaya devam etti.

 

İlk kez Yalova’da kağıt fabrikası açıldı.

 

İlk kez itfaiye bölüğü kuruldu.

 

İlk kez İstanbul’da kumaş fabrikası ve çini atölyesi açıldı.

 

Sivil mimari gelişmiştir. Bir çok saray, köşk,kasır, çeşme , kütüphane yaptırılmıştır.

 

Pek çok doğu klasiği Türkçe’ye çevrilmiştir.

 

Resim ve minyatür de gelişmiştir.

 

NOT : Lale Devri Osmanlı Devleti’nde Batı’nın üstünlüğünün kabul edildiği ve Batı’nın örnek alınarak ıslahat yapıldığı ilk dönemdir.

 

I.Mahmut Devri Islahatları(1730-1754)

 

Humbaracı Ahmet Paşa Humbaracı ve Topçu ocaklarını modern usullere göre yeniden düzenledi.

 

Humbaracı Ahmet Paşa orduda bölük , alay, tabur sistemini kurdu.

 

Avrupai tarzda subay yetiştirmek için Kara Mühendishanesi açıldı.

 

Bu ıslahatlar 1736-1739 Osmanlı-Avusturya ve Rusya savaşlarında başarılı olmamızı sağlamıştır.

 

III.Mustafa Devri Islahatları(1757-1774 )

 

Baron dö Tott Avrupa’dan getirtilerek yeni bir topçu ocağı kuruldu. Sürat topçuları adı verilen ocak kuruldu.

 

Deniz Mühendishanesi açıldı.

 

Hendesehane açıldı.Denizcilik ve topçuluk dersleri verildi.

 

I.Abdülhamit Devri Islahatları (1774-1789)

 

Ordunun subay ihtiyacını karşılamak için istihkam okulu açıldı.

 

İngiltere ve Fransa’dan gemi yapım ustaları getirildi.

 

Haliç, Karadeniz ve Ege Denizinde tersaneler yapıldı.

 

III.Selim Dönemi Islahatları(1789-1807)

 

Nizam-ı Cedit adıyla bir ordu kuruldu.

 

Nizam-ı Cedit ordusunun ihtiyaçlarını karşılamak için İrad-ı Cedit adıyla bir hazine kuruldu.

 

Avrupa’nın önemli başkentlerinde sürekli elçilikler kuruldu.

 

Fransızca ilk kez okullarda yabancı dil olarak okutulmaya başladı.

 

Yeniliklere karşı olan Yeniçeriler ile bazı halk kitlesi Kabakçı Mustafa önderliğinde ayaklandı.(1807) III.Selim tahttan indirildi. Yerine IV.Mustafa getirildi. Nizam-ı Cedit ordusu dağıtıldı.

 

Fransız İhtilali ve Önemi (1789)

 

Fransa’da halkın krala karşı ayaklanmasıyla ihtilal başlamıştır.

 

Fransız ihtilalinin sonucunda krallıklar yıkılmaya başlamış ve demokrasi yönetimleri kurulmaya başlamıştır.

 

Milliyetçilik fikri yayılmış ve çok uluslu devletler ( Osmanlı gibi ) bundan etkilenmiştir.İmparatorluklar yıkılmaya başlamış , yarine milli devletler kurulmaya başlamıştır.

 

Hürriyet, eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramlar yayılmıştır.

 

Fransız ihtilali bütün dünyayı etkilediğinden , Yeni Çağ‘ın bitişi , Yakın Çağ’ın başlangıcı olmuştur.

 

Daha önce Amerika’nın bağımsızlık bildirisi olan İnsan Hakları Bildirisi , Fransa tarafından dünya çapında bir bildiri haline getirilmiştir.

 

Tanzimat ve Meşrutiyet hareketlerinde , Fransız ihtilalinin olumlu yanları etkili olmuştur.

 

 

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

AYDINLAR (ENTELİJANSİYA)

11/7/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

AYDINLAR (ENTELİJANSİYA)

 

Aydınlar genellikle, rolleri bilgiyi geliştirip yaygınlaştırmak ve kendi toplumlarının değer­lerini ifade etmek olan kişiler şeklinde tanım­lanır. Diğer deyişle aydınlar, bir toplumda bi­lim, kültürve sanatla ilişkisi olan kişilerin oluş­turduğu sosyal gruptur. Bu gruplar kendi ken­dilerine bağımsızlıklarını kazanmışlar ve za­man zaman sosyal ve siyasal etkilerde bulun­muşlardır. Bu anlamda tüm toplumların aydın­ları vardır, zira en sözde-İlkel toplumlarda bİ-le, ilahi iradenin ve doğal düzenin rahipleri ya da başka tefsircileri varolmuştur. Tarihin bü­yük kısmında aydınlar zorunlu olarak toplum­larının siyasal ve dini kurumlarından destek görmüşlerdir; aylc ki, yerleşik kurumlara ve geleneklere isyan edenler bilezamanlarınm ta­nınmış üstadlarında aşırûentellcktücl yakla­şım olarak gördükleri şeyi eleştirme eğilimin­de olmuşlardır.

Aydınların rolü matbaanın, bunun sonucu olarak da bilim, ahlak, siyaset ve hatla din ala­nındaki lemel sorunların özgürce tartışılması­nı içeren çeşitli okuma metinlerine kavuşan kamunun gelişmesiyle pek çok bakımdan de­ğişti. Sonraları bazı tarihçilerce Fransız devri­mini yapan kişiler olarak kabul edilen onseki-zînci yüzyıl ^Fransız filozofları, aydınların ikti­dara biraz mesafeli duran ve tanımı gereği mevcut sosyal yapıyı eleştiren kişiler oldukları yolundaki modern fikrin Öncüsü oldular.

Ondokuzuncu yüzyılda aydın kavramı ve çağ­rıştırdığı şeyler çeşitli toplumlarda farklı şekil­ler aldı. Fransa'da ve Batı Avrupa'nın diğer gelişmiş ülkelerinde aydınlar, devletin kurdu­ğu akademiler ve enstitülerde çalışan bilim adamları ve araştırmacılardan ve sıkı bir este-tizme kendilerini kaptırmış edebiyatçılardan ayrılmışlardı. Bir aydın olmak, dünya görüşün­de resmi görüşten bir dereceye kadar bağım­sız olmak demekti ve terim bu haliyle kamuoyunda saygınlık ve tasvip buluyordu. Devle­tin radikal fikirlerden daha fazla endişelendi­ği Orta Avrupa devletlerinde siyasal partilerle flört eden aydınlar, eğer büyük ölçüde azınlık gruplardan gelmişlerse otoriteler tarafından özellikle gözetim altında tutuluyorlardı. Milli­yetçi (ve daha sonra da faşist) hareketler yüz­yılın başında ve Alman VVeimer Cumhuriye­tinde Viyaııa'nın "Yahudi Aydınlan"na karşı popülist anti-entelleklücl bir Önyargıya başvu­ruyorlardı.

İngiltere komşularından farklı bir özellik gös­terir. Her ne kadar Viktorya çağının önde ge­len sosyal eleştiricileri olmuşlarsa da, orada aklın dünyası İle siyasal ve idari dünyalar ara­sındaki ilişki oldukça yakın bir bağlantı halin­dedir. İngiliz aydınlar reform fikrini telkin ederek etki uyandıracaklarını umdular. Bu ne­denledir kî, aydınlar sözcüğünün bir İngiliz gerçekliğinden çok, yabancı bir gerçekliği ifa­de ettiği öne sürülmüş ve günlük hayatla ilgi­siz oldukları ima edilerek ona hafifçe bir kü­çümseme anlamı yüklenmiştir. Birleşik Dev-letler'de İse aydınların benzer bir rolü kölecili­ğe karşı hareketin zafere ulaşmasından sonra gerilemiştir. XIX. yüzyılın sonlarına doğru ra­dikal sosyal eleştiricilik yolunda yeni bir hare­ket, Avrupalı aydınların Amerikan versiyonla­rı olarak görülebilecek kişiler arasında gelişti ve bu I. Dünya Savaşı'ndan ve Başkan W.Wİ1-son'un onların bazısını yerli ve uluslararası idealler peşinde geçici olarak koşturmasından sonra yenilendi. Onların bu ikinci aşamadaki yabancılaşmaları o derece büyüktü ki, 1930'-larda Avrupa'da yaygın olandan daha fazla Komünist nüfuzdan ve etkilerden şüphe duyu­yorlardı; oysa Amerika için Komünizm hiç bir zaman bir tehlike arzetmemiştir.

Çarlık Rusya'sında aydınlar İle eğitilmiş mes­lek üyeleri arasındaki farklılaşma daha az ol­muş ve onlar "intelijansiya"nm üyeleri olarak hep birlikte gruplandırılmışlardır. Mutlakİyet-çi bir rejimle karşılaşan intelijansiya'nın bir üyesi olmak, tanımı gereği sosyal düzenin eleş­tiricisi ve rejimin muhalifi olmak anlamına ge­liyordu. Sovyetler Birliği'nde ve ardından Do­ğu Avrupa'da Komünist Partİ'nin yönetimin-

deki tekelciliği ve İletişim araçları üzerinde devlet ve Partİ'nin kontrolü aydınlan "yeraltı­na" çekilmeye zorladı, aynen, Çarlık yöneti­minde olduğu gibi aydın olmak, baskı araçlaffl-nı daha da geliştiren ve ilk zamanlardakinden daha hoşgörüsüz olan rejimlerin muhalifi ol­mak anlamına gelmeye başladı.

XIX. ve XX. yüzyılın denizaşırı Avrupa İm­paratorluklarında Batı tarzı eğitimden etkilen­miş bir aydınlar sınıfı, geleneksel olarak eğitil­miş ve yerli geleneğe bağlı aydınların yamsıra boy göstermeye başladı. Savunduktan fikirler onlardan istenen rollerle birleşmiş ve onlan si­yasal muhalefete kaydırarak Çarlık Rusya'sın­dan bahsederken kaydettiğimiz şeye benzer bîr etki yapmıştır. Başka bir benzerlik aydın kavramının, buralarda Batılı anlamda full-ti-me çalışan aydınlardan oluşan küçük azınlık­tan daha fazla şeyler içerecek şekilde genişle­mesidir. Ortaya çıkan şey, yine bir "intelijansi-ya" idi. Üçüncü Dünya ülkelerinin sözde ba­ğımsızlıklarının ardından ortaya çıkan bu ay­dınlar güçlü tepkiler gösteriyorlardı. Bu kök­leşmiş muhalefet ve eleştiri alışkanlığının, söz-konusu aydınlar iktidarı ele geçirdiğinde ko­layca ortadan kalkmayacağı belliydi. Aydınlar yönetime geçtiklerinde çok ender olarak başa­rılı olmuşlar ve genellikle askerler gibi daha disiplinli unsurlara yol vermek zorunda kal­mışlardır.

Daha yakınlara gelindiğinde Üçüncü Dünya ülkelerindeki aydınların Batılı değerler ve tu­tumların benimsenmesine karşı tepkisi gele­neksel, büyük Ölçüde dini olarak yönlendiril­miş liderliğin canlandırılması (özellikle İslâm dünyasının bazı kısımlarında -İran gibi-) ve ay­dınların Batılı liberal ya da Marksist temaslar neticesinde bozulmuş düşünceleri reddetmesi sonucunu doğurmuştur.

Görevleri herşeyi açıklamak olan aydınlar ta­bii olarak kendi rollerini de açıklamaya koyu­lacaklardı. Bu benlik-bilincİ ise kimi popülist (halk) hareketlerin anti-entcllektüalizmi tara­fından destekleniyordu. Aydınların genel ola­rak bazı kronik problemleri vardır. Onlar ken­dilerine ait fikirleri bağımsız olarak üretmek ve geliştirmek mi istemekte, yoksa filozof-krâlolmayı mı arzu etmektedirler?

(SBA)

Bk. Bilgi Sosyolojisi; Empeıyalizm; ideoloji; Sömürgecilik. [1]

 



[1] Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/100-102.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

ALAN ÇALIŞMASI NEDiR

11/7/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

ALAN ÇALIŞMASI

 

Alan çalışması ilk kez antropolojide uygula­nan ve daha sonraları sosyoloji başta olmak üzere diğer bazı sosyal bilimlerde (sosyal psi­koloji, sosyal antropoloji, v.b) de uygulanan bir araştırma yöntemidir. Antropolojide (eski adıyla etnografide) alan çalışması egzotik top­lumların ilk elden gözlenmesini içerir. Alan çalışmasının klasik örneği ünlü antropolog B.Malinowskİ'nİn Trobriand yerlileri üzerine yaptığı incelemedir. Bu çalışma için gereken­ler, sözkonusu topluluğun yakın bir gözleme tabi tutulması, o topluluk hakkında kapsamlı bilgi sahibi olunması ve yerel dilin kullanılma­sıdır.

Sosyolojide ise alan çalışması belirli bir ülke­nin köy kasaba, küçük şehir vb. gibi belirti bir coğrafi bölgeye dağılmış topluluklarını araştır­mak amacıyla kullanılır. Bu amaçla anketler veya  görüşmeler düzenlenir ve  hazırlanan

standart sorular katılımcılara yöneltilir. Ge­nellikle iki veya daha fazla değişken arasında­ki bağlantı, benzerlik veya farklılıklar araştırı­lır. Biçimsel olarak alan çalışması şu sırayla gerçekleştirilir.

1- Sorunun belirlenmesi;

2- Hipotczlerinformüleedilmesİ

3- Örnekle­rin seçimi;

4- Soruların yöneltilmesi veya gö­rüşmelerin gerçekleştirilmesi;

5- Elde edilen bilginin kaydedilip tasnif edilmesi;

6- Sonuçla­rın analizi;

7- Nihayet, elde edilen verilerin tez, monografi veya rapor haline getirilmesi. Ancak alan araştırması "ankef'İe aynı şey ol­mayıp anket alan araştırmasının kapsamında yer alan bîr araştırma tarzıdır. Antropolojik veya etnografik alan çalışması yapanlar temel­de iki görevle yükümlüdürler: Veri toplamak ve bunları analiz etmek. İlkin toplumun yaşan­tısı ve âdetleri "içeriden" tasvir edilmelidir ki, konu olarak aldıkları topluluğun bilimsel hari­tasını çıkarıp onu açıklayabilsinler. Ardından zaman İçerisinde meydana gelen değişmelere işaret etmeli ve diğer toplumlardaki verilerle kendi bulgularını karşılaştırmalı, ardından da benzerlikler, farklılıklar ve gelişmeleri etkile­yen faktörleri kavram alıdırlar. Araştırmacının temel görevi kendi alanında elde ettiği verile­rin niteliğidir, temel araştırma yöntemi ise ka­tılımcının gözlemlenmesidir.

Katılımcının gözlemlenmesi esas olarak ince­lenen insanlar arasında uzun bir dönem yaşa­mayı gerektirir. Bu dönem birkaç aydan bir yı­lı aşkın bir süreye kadar değişebilir, bu döne­min uzunluğu araştırma problemi ile gerekli fonların bulunabilmesine bağlıdır (Doğu Av­rupa'da kısa araştırmalar daha yaygındır). İn­celediği halkı tanıyabilmek için alan çalışması yapan kişi mümkün olduğu kadar onların tec­rübelerini (yaşantılarını) paylaşmalıdır. Yerel dili öğrenmek de temel önemdedir.

Yabancı bir kültürel çevrede katılımcının gözlenmesi son derece duygusal, hatta zaman zaman da çarpıcı bir deneyimdir. Alan çalış­ması yapan kişi aylarca incelediği kişilerle ya­kın temas içinde yaşar. Onların neşe ve üzün­tülerini, güçlük ve başarılarını paylaşır. Gün­lük hayatlarında karşlaştıkları problemleri ta­nır, aile içi ilişkileri ve rolleri yakından İz Zamanının üçte birini topladığı verileri yazma­ya harcar.

Alan çalışması çoğunlukla yalnız başına bir deneyimdir. Alan çalışması yapan kişinin aile­si, eğer onunlaysalar, ona bir sıcaklık ve dost­luk sağlayabilirler. Bir erkek araştırıcı için aile­si, kadınların dünyasına girebilmenin tek yolu­dur. Ne var ki, alan çalışması yapılan yerler ge­nellikle sağlıksız ve tehlike doludur. Bir etnog­rafın bilimsel çaba uğruna ailesini böyle bir riske atmaya hakkı var mıdır? Pek çoğu bu risklere atılıp ailesinden yararlanırken, diğer­leri bundan zarar görür,

Alan çalışmacısı sık sık bazı ahlaki İkilemler­le karşılaşır. Eğer hassas ve heyecanlı bir ko­nuyu araştırmaktaysa, zaman zaman hakikata da "temas eden" bir "kapak Öyküsü" ortaya çı­kabilir. Etnograf, eğer yapabilirse, "kapak öy­külerinden kaçınmalıdır.

Bilgi alman kişilerle dost olunabilir. Fakat bu da bir başka ahlaki soruna yol açar. Dost­luk adına yaklaşılan "denek", burada bir araç konumuna düşürülmüş olmaktadır. Bilim siz­den bilgi aldığınız kişilerle süt İçmenizi ister. Siz de bunu, onların dostluklarım kazanarak, karşılıklı olarak birbirinize güvenerek, hediye­ler vererek, sizi ilgilendiren konu hakkında sa­atlerce konuşarak yerine getirirsiniz. Sorun şu­radadır: Görüştüğünüz kişiler dostlarınız mı, yoksa bilimsel nesneleriniz midir? Bu kişile­rin kullanıldıklarını farketmeleri sık sık mey­dana gelir. Kimi alan çalışmacıları için bilim­sel amaçlar araçları haklılaştırır. Onlar İçin ah­laki problem diye bir şey sözkonusu değildir. Ama ahlaki problemleri dert edinenler için ikilem daima ayaktadır.

Tüm bilgi alınan kişiler dost değildirler. Pek çoğu sahte manipülatörler, dalgacılar ve sözü­ne güvenilmez insanlardır. Araştırmacının dost bildiği bazı bilgi veren kişiler hilekâr, do­landırıcı, hırsız ve yalancıdırlar. Onlar, kendi statülerini yükseltmek uğruna araştırmacıyı o halk hakkında yanlış kanaatlere sürükleyebilir­ler.

Sıra alan çalışmacısının analizine temel aldı­ğı verileri yayınlamasına gelir. Eğer yayınlar­sa, ona güvenip dost olan ve onunla samimiyet kuran İnsanlar ona olan güvenlerini yitire­cek ve hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Hadi­seleri tahrif edip değiştirmek bilime şiddet ka­tar; yayınlamak ise emanete ihanettir ve aşırı bir durumda yaralama, hapse girme, hatta öl­dürmeye bile yol açabilir. Bu birçok antropo­logun karşılaşması mukadder ahlaki bir sorun­dur. Çözümleri ise "yayınlayıp küfürü yen-mek"tenkurgu üretmeye kadar çeşitlilik göste­rir.

Katılımcının gözlemi (participant observali-on) böylece çok-yanlı bir araştırma aracıdır. Çoğu antropolog, zamanlarının büyük kısmını arşivleri analiz etmeye, köylerin nüfusunun sa­yımına ve konuyu tanımaya harcarlar. Onlar diğer topluluklarla karşılaştırmalı araştırmaya girişirler. Bilgi aldıkları kişilerden yalnızca gö­rüşmelere katılmalarını değil, fırsat düştükçe de test sorularına cevap vermelerini, deneyim­lerini ve tutumlarını yazmalarını; cansız ve canlı maddeleri kategorize etmelerini isterler. Bu kategorize ettirme işlemine akraba ve komşuları, tapındıkları tabiat-üstü varlıklar ve yedikleri yiyecekler de dahildir.

Tüm etnograflar zamanlarının çoğunu not defterlerine yaptıkları gözlemleri ve görüşme­leri kaydetmekle geçirirler. Ancak bilgi alınan kişilerden gelen enformasyon hemen kaydedil­medikçe, kısa bir süre sonra bazısı ya da bütü­nü unutulmaktadır.

Genel olarak erkek ve kadın alan çalışmacı­ları benzer tecrübeler geçirmelerine rağmen, kendi cinslerine has bazı sorunlarla da karşı­laşmaktadırlar. Bir erkek etnografın kadın ka­tılımcılardan samimi bilgi elde etmesi ya da hatta onların günlük hayatlarını gözlemlemesi çok güç bir konudur. Öte yandan, kadın araş­tırmacı da sık sık güçlüklerle karşılaşır, hele Güney Avrupa'nın kafe ve barları gibi tipik er­kek mekanlarında araştırma yapıyorlarsa. Her ne kadar onlar da engeller ve sorunlarla karşılaşırlarsa da kadın etnograflar erkekler arasında, erkek araştırmacıların kadınlar ara­sında olduğundan daha başarılı olurlar.

Alan çalışması güç, büyüleyici ve sıkı bir iş­tir. Çoğu kimseye göre o, psikanalitik bir gö­rüşmeyle aynı düzeyde bir duygusal deneyimdir. Fakat alan çalışmasında görev (psikanaliz­den farklı olarak) araştırmacı alandan dön­dükten sonra bitmez. Alan çalışması bir ilk adımdan ibarettir. Alan çalışmacısının asıl gö­revi çalışma bittikten sonra başlar: Topladığı malzemenin çok daha yorucu ve zaman tüke­ten bir analizi ve ardından onu okuyucu için okunabilir ve İkna edici bir forma büründürmek.

Bk. Antropoloji; Etnografya; Metodoloji; Mik-ro-Sosyoloji; Yöntem. [1]

 



[1] Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/23-25

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Adalet nedir

11/7/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

ADALET

 

Herkese hakkı olanın verilmesini öngören ahlakî ilke. Toplum örgütlenmesinde malların, hakların ve görevlerin veya şereflerin aril-metİkbölüşiiJmesincadaletiııyerine getirilme­si denir. Adalet herkesin yeteneğine ve top­lumda oynadığı role uygun olarak dağıtıldığı zaman doğru dağıtılmış kabul edilir. Aynı za­manda, neyin doğru, neyin yanlış (ya da haklı veya haksız) olduğunu karara bağlamak da adalet olarak adlandırılır. Bu, ya haksızlığa uğ­rayanın (mağdur) zararını telafi etmek, ya da haksızlık yapanı cezalandırmak suretiyle yeri­ne getirilir.

üenel anlamda "adalet" kelimesi, hükümran devletin kendi uyrukları arasındaki uyuşmaz­lıklar! veya anlaşmazlıkları kanuna göre bir hükme bağlama işiyle ve toplum aleyhine tu­tumları olan yurttaşları kanunlar temelinde engelleyici tedbirler alma İşiyle uğraşan belli bir güvenilir organa bırakma fonksiyonu ola­rak anlaşılır. Bu anlamda adalet terimi, "yargı gücü"nü ifade eden diğer kelimelerle karıştırı­lır. Çünkü modern toplumlarda adalet hem bir faaliyet (adalet dağıtma faaliyeti) olarak, hem de bir teşkilât (bir ülkedeki mahkemeler ve yargı görevlileri) olarak algılanır.

Aynı zamanda siyasî adaletten de bahsedil­mektedir. Bir anlamda bülün adalet siyasîdir. Çünkü adalet ister islemez toplumun örgüt­lenme biçimini yansıtır. Fakat terimin özel an­lamı bunun dışında şekillenmiştir: Bir ülkenin siyasî iktidarına verilecek zararları karara bağ­layacak şekilde adlî organların uzmanlaşması. Siyasî adalet, siyasî kişiliklere karşı olduğu ka­dar siyasî rejime ve onun unsurlarına karşı İş­lenen suçlara da yönelmiştir.[1]

 

Filozoflara Göre Adalet

 

Adalet kavramı tarih boyunca farklı şekiller­de tanımlanmış olup filozoflar ve düşünce adamları konu hakkında değişik fikirler ileri sürmüşlerdir. Adalelin yerine getirilmesi an­cak adaletsizliğin ortaya çıkması sunucudur. İlk anlamında adalet, insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını Öngören kuralları gözö-nünc alma ve uygulamayı, yani 'haklar1 ve '-revler'i kapsar. Bu İki kavram Aristoteles'in Et/ıics'indc sistematik biçimde ele alınmıştır.

Platon tarafından açıklıkla, Aristoteles tara­fından da belirsiz biçimde gösterildiği gibi (içi­ne örfü de alacak şekilde geniş tutulduğunda) kanun, olduğu şekliyle ve nasıl olması gerekti-ğİyle anlaşılmalıdır. Platon kanun yönetimin­den çok bilgelerin (filozofların) yönetiminden yana olduğunu belirtir. Çünkü kanun herkes için en soylu ve en adil olanı anlayamaz ve böylelikle en iyiyi uygulayamaz. Platon Dev-/c/'te insanın tabiatına mükemmelen uygula­nabilen bir adalet kavramı geliştirir. Bu ada­let, aklın kullanılmasıyla keşfedilebilir. Aristo­teles Et/vcs'öe doğal ve uziaşımsal (İtibarî) adalet ayrımını yapar; birincisi evrensel, ikinci­si ferdî durumlara mahsustur. Bu ikisi çatışın­ca doğal adalete müsaade etmek itibarî adale­te düşer.

Devlel'lc Platon, adaleti itidal, bilgelik ve ce­saretle birlikte dört aslî erdemden biri olarak zikreder. Adalet denetleyici ve düzenleyici er­demdir. Adil kişi, ihtirasları akılla denetlenen, kendisini disipline edebilmiş kişidir. Stoacılar için, Platon için olduğu gibi adalet akılla bulu­nabilen ve yürürlükteki kanun ve Örfün üzerin­de bir şeydir. Akıl sahibi bir varlık olarak in­san, kendi tabiatı hakkında düşünmekle nasıl davranacağını anlayabilir. Plaioıı'dan farklı olarak Stoacılar her insanın tabiî kanunun far­kına varıp ona uyma konusunda eşit oldukları görüşündedir. Roma kanun koyucuları bu gö­rüşten etkilenmişler ve kölelik kurumunun ta­biî kanunla ve tabiî adaletle çeliştiği görüşünü belirtmişlerdir. Bu görüş Kilise Babaları tara­fından devralınmıştır. Hobbes ise farklı bir adalet kavramı öne sürmüştür: "Bir akit, bir sözleşme yapılmışsa onu bozmak adalet dışı bir şeydir. "Adaletsizlik söz verip yapmamak­tır ve adaletsiz olmayan herşey adildir. Böyle­ce yeni dünyada tabiî adalet kavramı sarsılır.

Hume adaleli, "sunî erdem" olarak adlandı­rır. Ne insan tabiatında ne de sözleşmede ada­leli ihdas edecek kurallar bulamayız. Faydacı­lar adalet kelimesini aynı anlamda, yani adale­lin insanların uzlaşmasından doğduğu anla­mında kullanıyorlardı. "Adalet fikri iki şeyi varsayar: Bİr davranış kuralı ve bu kuralı tas­dik edecek bir duygu." (J.S.Mill)

Adalet bugün de herkese hakkım vermek ve doğruyla yanlışı birbirinden ayırmak anlamla­rında kullanılmakla birlikte devletin bu görevi­ni yerine geürecek kamu teşkilatlan farklı bi­çimlerde olmaktadır. Genelde adalet hizmet­leri siyasî ve idarî otoritenin kumanda alanı­nın dışında bağımsız kurumlar şeklinde düşü­nülmektedir. Devlet ve fert açısından adalet farklı anlamlar taşımaktadır. Devlet İçin ada­let, kanunların yapımında ve hak ve görevle­rin dağıtılmasında belli kişileri veya zümreleri ötekilere üstün tutmadan vatandaşlara aynı hakları vermesini ve aynı görevleri yüklemesi­ni ifade eder. Fert için ise vatandaşların müm­kün olduğu kadar birbirinin hakkına uymaya mecbur bırakılmasını ifade eder.

İslam toplumlarında adalet kavramının top­lu msal-siyasal hayat içerisinde işgal ettiği ye­rin kendine Özgü bazı niteliklere sahip olduğu görülüyor. [2]

 

İslam'da Adalet Kavramı

 

Arapça bir kelime olan "adalet", adi kökün­den türemiş ülup bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Adalet, zulmün karşıtı bir kelime olarak çoğunlukla "Hak" ile eşanlamlı biçim­de kullanılır.

İslam toplumlarında adalet kavramının top­lu msal-siyasal hayat içerisinde işgal ettiği ye­rin kendine özgü bazı nitelikleri olduğu görü­lüyor.

İslam toplumlarında adalet terimi, insanın Allah, toplum, canlı varlıklar, maddî tabiat ve diğer insanlarla ilişkilerinin mahiyetini ve da­yanacağı temel ilkelerin doğru tespiti için be­lirleyici bir kriter olarak tanımlanır. "Hukuk" kelimesinin tekil hali olan Hakk'la yakın İlişki­si, insan ve toplum hayatını düzenleyecek te­mel kuralların doğru tespitiyle ilgilidir. Bu eti­molojik ve ıstılahı tanım, adalet kavramının çeşitli din ve hukuk sistemlerine göre izafi (gö­rece) bir anlama sahip olabileceğini gösterir. İslam, sosyal, ahlakî ve entellektüel özellikleri yanında hukuk alanında da, kendisinin getirdi­ği temel ilişki ve kurallar toplamının adaleti ifade ettiğini savunur. Görece bir tanım olsa da bu, adalet kavramı ve olgusunun tanımda meşru ve anlaşılabilir olabileceğini gösterir. Buna rağmen Kur'anî terminolojide adaletin salt hukukî olmaktan öte, daha geniş anlam­larda kullanıldığını tespit etmek mümkündür: Söz gelimi, eksiklik ve fazlalık bakımından aşı­rılığa karşı orta yolu tutup korumak; hakka ni­yet, doğruluk, eşitlik gibi.

İslamİyetİnkutsalkitab'ıKttr'fl/ı, adalet olgu­suna tevhid, İman, İslam, takva, salih amel ve ibadet kadar önem verir. Hatta Kur'an'a göre bütün ilahî öğretiler son tahlilde İnsanlar ara­sı ilişkilerde adaleti tesis etmeye yöneliktir. Adil olmayan bir ilişki ve tutum, tanım gereği Allah'ın rızasına ve İslam'a uygun değildir. Çünkü Allah herşeyden evvel, bir şeye hüküm verildiği zaman adaletle hükmedilmesini is­ter. (Nahl; 90) Anlaşmazlığa düşen iki toplu­luk arasında (Hucurat; 9), insanlar arasında vuku bulacak anlaşmazlıkların giderilmesinde (Nisa; 58), her türlü borç, vade, alışveriş, tica­ret ve şahitlikte (Bakara; 282), kadınlara karşı takınılacak tutumun belirlenmesinde (Nisa; 129) adalet, hukukun koruması ve hayata geçi­rilmesi için vazgeçilemez bir ilkedir.

Yine İslam'a göre kişiyi veya grupları adalet­ten saptıran ana faktör, kişi veya grubun ken­di istek ve tutkusunu ön plana geçirmesi (Ni­sa; 135) ve Allah'ın gösterdiği şekilde karar vermeyi ihmal etmesidir. İlahî hukukun ön gördüğü İlke, kural ve hükümlere riayet, ada­letin tecellisinin mümkün olan tek yolu ve te­minatıdır.

Bu anlamda diğer hukuk sistemlerinde oldu­ğu gibi İslam hukukunda da adaletin anahtar terimi konumunda olduğu söylenebilir.

Ali BULAÇ

Bk. Devlet; Eşitlik; Hukuk; Zulüm. [3]

 



[1] Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/2-3.

[2] Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/3-4.

[3] Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yayınları: 1/4

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

sosyal bilgiler 7. SINIF YENİ MÜFREDATA UYGUN KONU ÖZETİ 3. ÜNİT

2/7/2008 Kategori: Sosyal Bilgiler 7_Sinif |

7. SINIF YENİ MÜFREDATA UYGUN KONU ÖZETİ 3. ÜNİTE (TÜRK TARİHİNDE YOLCULUK 2. BÖLÜM)

ANADOLU'DA TÜRK BEYLİKLERİ DÖNEMİ

OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞU

OSMANLI DEVLETİ'NİN GENEL ÖZELLİKLERİ

ÇELEBİ MEHMET (1413 - 1421)

Semerkant'tan dönen Mustafa Çelebi'nin (Düzmece Mustafa) çıkardığı isyan ve Şeyh Bedrettin ayaklanması bastırıldı.

UYARI:

Şeyh Bedrettin isyanı, devlet - halk ilişkisini zedeleyen, devletin gücünü sarsan Anadolu Selçuklu Devleti zamanında çıkan Baba İshak İsyanı ile benzerlik gösterir.

Kardeşler arasındaki taht mücadelesine son veren Çelebi Mehmet, devleti yıkılmaktan kurtarmıştır. Bu nedenle devletin ikinci kurucusu sayılır.

İ

Eflak Beyliği'ne son verdi. Bosna, Osmanlı egemenliğine girdi.

lk Osmanlı deniz savaşını Venediklilerle yaptı ve savaşı kaybetti.

II. MURAT (1421 -1451)

Böylece;

Türk hakimiyeti Balkanlarda kesinleşti.

Haçlılar, Türkler için tehlike olmaktan çıktı.

Türkler, Avrupa karşısında savunmadan taarruza; Avrupalılar ise taarruzdan savunmaya geçti.

Avrupalılar'ın, Türkleri Balkanlar'dan atma ümidi sona erdi.

Osmanlı Devleti'nin İslam dünyasındaki saygınlığı arttı.

İstanbul'u kuşatan ikinci Osmanlı padişahıdır.

Avrupalıların haçlı ordusunu oluşturmasını engellemek amacıyla

Edirne - Segedin Antlaşması'nı imzaladı (1444).

Haçlılarla yapılan Varna (1444) Savaşı'nı kazandı.

1448 yılında Haçlılarla yapılan II. Kosova Savaşı'nı kazandı.

• Osmanlı Devleti Türklerin tarih boyunca kurdukları devletler içinde en uzun ömürlü olanıdır. Üç kıtaya hükmeden Osmanlı Devleti 600 yıldan fazla yaşamıştır.

• Merkeziyetçiliğin güçlü olduğu bir devlettir. Bu özelliği ile Orta Asya Türk Devletleri ve Selçuklulardan ayrılır.

• Avrupa'ya İslâmiyet'i yaymıştır.

• Çok uluslu bir devlettir. Bugün toprakları üzerinde otuzdan fazla devlet yaşamaktadır.

KURULUŞ

Osmanlı Devleti'ni kuranlar Oğuzların Kayı boyundandır. Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'ya gelen Kayılar Selçuklu Sultanı I. Aleaddin Keykubat tarafından Ankara'nın batısında Karacadağ'a yerleştirilmişlerdir. Bu sırada Kayıların başında bulunan Ertuğrul Gazi Bizanslılardan Söğüt ve Domaniç'i alarak yurt edinmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Kısa Sürede Büyümesinin Nedenleri:

Ertuğrul Gazi ölünce yerine oğlu Osman Bey geçti. Osman Bey 1299 yılında Osmanlı Devleti'nin temellerini attı.

 

 

OSMAN BEY DÖNEMİ (1281 - 1324)

ORHAN BEY DÖNEMİ (1324 - 1362)

Orhan

İskan Politikası

Osmanlı Devleti, Rumeli'de fethettiği toprakların Türkleşmesine önem vermiştir. Bu iskan (yerleştirme) politikasının amaçları;

Balkanlarda kalıcı olmak.

Fethedilen yerlerin siyasal, sosyal ve askeri güvenliğini sağlamak.

Türkmenlerin yerleşik hayata geçmelerini sağlamak.

Fethedilen bölgelerdeki halka hoşgörü göstererek onların devlete bağlılığını artırmak.

UYARI:

beylikten devlet haline geçtiğini göstermektedir.

Orhan Bey’in bu faaliyetleri Osmanlı’nın

I. MURAT DÖNEMİ (1362-1389)

Sırp Sındığı Savaşı (1364)

Çirmen Savaşı (1371)

Ayrıca bu dönemde;

I. Kosova Savaşı (1389)

I. Kosova Savaşının Önemi

I. Murat Dönemindeki Diğer Çalışmalar Şunlardır:

I. BAYEZİT (YILDIRIM) DÖNEMİ (1389-1402)

İlk kez Acemioğlanlar Ocağı, Yeniçeri Ocağı, Topçu Ocağı kuruldu.

İlk kez Pençik Sistemi uygulandı.

Rumeli Beylerbeyliği kuruldu.

İlk kez Tımar Sistemi uygulandı ve Tımarlı Sipahiler oluşturuldu.

İlk kez Kazaskerlik ve Defterdarlık makamı kuruldu.

İlk kez Vezir-i azam atandı.

Ülkenin hanedanın ortak malı anlayışı, "Ülke hükümdar ve oğullarının ortak malıdır." şeklinde değiştirildi. Böylece merkezi otorite güçlendirildi.

İstanbul ilk kez karadan ve denizden kuşatıldı. Ancak başarı olunamadı.

Bulgaristan ortadan kaldırıldı.

Selanik alındı.

Bizans'ın Haçlılardan yardım istemesi üzerine İstanbul kuşatması kaldırıldı ve Niğbolu Savaşı yapıldı, savaş kazanıldı (1396).

Böylece;

Bu arada İstanbul Yıldırım Bayazıt tarafından ikinci kez kuşatıldı. Kuşatma için Anadolu Hisarı (Güzelcehisar) inşa edildi. Bizans anlaşmak istedi ve anlaşma yapıldı. Buna göre, İstanbul'da bir Türk mahallesi kurulması. Sirkeci'de bir cami yapılması ve İstanbul'daki Türkler için bir kadı atanması kabul edildi. Daha sonra Timur tehlikesi yüzünden kuşatma tekrar kaldırıldı.

Ankara Savaşı (1402)

Osmanlılar Yıldırım Bayezit döneminde Anadolu'da Türk birliğini büyük ölçüde sağlayarak Doğu Anadolu'ya ulaştılar. Bu durumun sonucunda Osmanlılar doğu dünyasının güçlü devleti olan İran, Irak ve Azerbaycan'ı topraklarına katmış bulunan Timur İmparatorluğu ile komşu oldular. Bu durum iki devlet arasında savaşı kaçınılmaz hale getirdi. İki ordu Ankara yakınlarında savaştı ve savaşı Osmanlı ordusu kaybetti.

Ankara Savaşının Sonuçları

FETRET DEVRİ (1402 - 1413)

Yıldırım Bayezit'in 4 oğlu (Süleyman, Mehmet, Musa, İsa) arasında Ankara Savaşı'ndan sonra taht mücadeleleri başladı. 1402'den 1413'e kadar devam eden kardeşler mücadelesini Mehmet Çelebi kazandı.

Ankara yakınlarında yapılan savaşta Yıldırım, Timur'a esir düştü ve bir süre sonra öldü.

Timur, Yıldırım'ın oğlu Mustafa Çelebi'yi esir alarak Semerkand'a götürdü.

Anadolu, Timur'un hakimiyetine girdi.

İstanbul'un alınması gecikti.

Türkler'in Avrupa'daki ilerleyişi durdu.

Anadolu'da siyasi birlik bozuldu, beylikler tekrar kuruldu. (Kadı Burhaneddin ve Karesi Beyliği hariç)

Taht kavgaları başladı.

Akkoyunlular Osmanlı'lara rakip oldu.

Anadolu'da Fetret Devri başladı.

Bulgaristan tamamen Osmanlı hakimiyetine alındı.

Osmanlı sınırları Tuna Nehri'ne kadar ulaştı.

Anadolu Türk Birliği'ni kurma çalışmaları hızlandı.

Halife tarafından Yıldırım'a "Sultan-ı İklim-i Rum" unvanı verildi.

Rumeli'de Malkara, Keşan, İpsala, Dedeağaç, Dimetoka alındı.

Bizans ve Bulgarlar'a karşı yapılan Sazlıdere Savaşı kazanıldı ve Edirne fethedildi (1363).

Edirne'nin ardından Gümülcine ve Filibe fethedildi.

Papa, Türkleri Balkanlar'dan atmak için Haçlı ordusu kurdurdu.

Sırp, Macar, Bulgar, Boşnak ve Eflak kuvvetleri Sırp Sındığı Savaşı'nda mağlup edildi.

Sırp Sındığı Savaşı, Osmanlı Devleti'nin Haçlılarla yaptığı ilk savaştır. Edirne başkent yapıldı (1369).

Sırplarla yapıldı ve Sırplar Çirmen Savaşı'nı kaybetti. Böylece Balkanların bir kısmı Osmanlı'ya geçti. Sırplar Osmanlı egemenliğini kabul etti.

Germiyanoğullarından çeyiz olarak Kütahya ve Simav dolayları alındı.

Hamitoğullarından para karşılığında Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, İsparta ve Seydişehir dolayları satın alındı.

Karamanoğulları ile mücadele ilk kez bu dönemde başladı.

Balkanlar'daki Osmanlı ilerlemesine karşı yeni bir Haçlı ittifakı oluştu.

Sırp, Boşnak, Eflak, Arnavut, Leh, Çek ve Macarlardan oluşan Haçlı ordusunu Osmanlı Devleti I. Kosova Savaşı'nda mağlup etti.

Osmanlı Devleti ilk kez bu savaşta top kullandı.

Osmanlı sınırları genişledi.

Haçlı ordusu ile yapılan ilk büyük meydan savaşı kazanıldı.

I. Murat savaş sonrası bir Sırp tarafından şehit edildi.

Türklerin İslam dünyasındaki saygınlığı arttı.

Yaya ve müsellem adıyla ilk düzenli orduya kuruldu.

Ele geçirilen yerlere kadı ve subaşılar atandı.

İlk kez divan teşkilatı kuruldu.

İlk kez vezir atandı.

İznik'te ilk medrese açıldı.

Karamürsel'de ilk kez tersane kuruldu.

Orhan Bey Bursa'yı fethederek başkent yapmıştır.

İlhanlılar'a ödenen vergi bu dönemde kesilmiştir. Böylelikle Osmanlı Beyliği tam bağımsız olmuştur (1336).

İznik'e kadar Türklerin ilerlemesi Bizans Devleti'ni rahatsız etmiş ve Osmanlıya karşı büyük bir orduyla saldırıya geçmiştir.

Orhan Bey 1329'da Bizans'la yaptığı Palekanon (Maltepe) Savaşı' nı kazanmış ve İznik'i almıştır (1330).

Ayrıca bu dönemde İzmit fethedildi. Kocaeli Yarımadası tamamen ele geçirilmiştir.

1345'te Karesioğulları Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. Karesioğulları ile Balıkesir, Manyas ve Kapıdağı Osmanlı'ya katıldı ve Ege Denizi'ne ulaşıldı. Karesioğulları'nın donanması, Osmanlı Devleti donanmasının temelini oluşturdu.

Osmanlı Devleti Bizans'ı Bulgar işgaline karşı koruduğundan Bizans Devleti ödül olarak Çimpe Kalesi'ni Osmanlı Devleti'ne vermiştir. (1353).

Çimpe Kalesinin alınmasıyla ilk kez Rumeli'ye geçilmiştir.

Bey Dönemi'ndeki Teşkilatlanma Çalışmaları Şunlardır:

• Devlet güçleninceye kadar kendisinden daha güçlü Türkmen beyleri ile iyi geçinmiştir.

• Bizans'tan İnegöl, Yarhisar, Karacahisar, Bilecik, Mudurnu ve Yenişehir'i aldı. Başkenti Bilecik'e taşıdı.

• Bizans'a karşı Koyunhisar Savaşı'nı (1302) kazandı.

• İlk Osmanlı parasını bastırdı. Bu durum ekonomik bağımsızlığın göstergesidir.

• 1324 yılında Bursa'yı kuşattığı halde alamadı ve aynı yıl vefat etti.

UYARI:

Koyunhisar Savaşı, Osmanlı Devleti ile Bizans arasında yapılan ilk savaştır.

Osmanlı Devleti kurulduğu sırada Anadolu ve Balkanlarda kuvvetli bir devletin olmaması

Osmanlıların ele geçirdikleri yerlerde adil ve hoşgörülü bir yönetim kurmaları, buralardaki halkın din, dil ve kültürlerine karışmamaları

Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in, Ahi Şeyhi Edebâli'nin kızıyla evlenmesi. Bu akrabalık sayesinde Anadolu'da siyasi ve ekonomik açıdan önemli bir güce sahip olan Ahiler desteğinin sağlanması

Anadolu'da siyasi birliğin olmayışı

Anadolu'daki beyliklerle iyi geçinilmesi

Bizans'ın zayıflaması

Balkanlar'da siyasi kargaşaların devam etmesi

Göç eden Türkmenlerin fethedilen yerlere yerleştirilmesi (iskan politikası)

Merkezi otoritenin güçlü olması

Gaza ve cihad düşüncesi

Yöneticilerin kabiliyetleri

Kuruldukları coğrafyanın sağladığı avantajlar

Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarda beylikler arasındaki mücadeleye katılmaması

1243 Kösedağ Savaşı yenilgisinden sonra Anadolu Selçuklu Devleti hızla yıkılmaya doğru gitti.

Moğollar Anadolu'yu işgal ettiler. Anadolu'da karışıklıklar başladı. Devlet otoritesi kalmadı. Bunun üzerine uçlardaki Türkmen beyleri birer birer bağımsızlıklarını ilan ettiler. Anadolu Türk birliği dağıldı. Bir çok beylik kuruldu. Bu beylikler şunlardır;

1. Osmanoğulları (1299-1922)

Osman Bey tarafından Söğüt ve Domaniç çevresinde kuruldu. Diğer beyliklere göre küçük olmasına rağmen idarecilerin kabiliyeti, coğrafi konumu sayesinde kısa zamanda güçlenerek Anadolu Türk birliğini sağladı ve bir dünya devleti haline geldi.

2. Karamanoğulları (1256 - 1487)

Karaman ve Ermenek çevresinde kurulmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca Konya'yı alarak başkent yaptılar. Kendilerini Anadolu Selçuklu Devleti'nin mirasçısı görmüşlerdir. Anadolu Türk birliğini sağlamak için Osmanlı Devleti'yle en fazla mücadele eden beyliktir.

II. Bayezid zamanında ortadan kaldırılmıştır.

UYARI:

3. Germiyanoğulları (1299 - 1429)

Kütahya, Emet ve Tavşanlı yöresinde kuruldu. Topraklarının bir kısmı I. Murat zamanında çeyiz olarak, bir kısmı da miras olarak II. Murat zamanında Osmanlı topraklarına kaldı.

4. Karesioğulları (1304 - 1360)

Balıkesir ve Çanakkale dolaylarında kuruldu. Orhan Bey zamanında Osmanlı topraklarına katıldı. Bu beylikten devralınan donanma Osmanlılara büyük yarar sağladı. Osmanlılar Rumeli'ye geçişte bu donanmadan yararlandılar.

5. Hamitoğulları (1300 - 1423)

İsparta ve Eğridir çevresinde (Göller yöresi) kuruldu. Beyliğin topraklarının bir bölümü I. Murat zamanında satın alındı. Geri kalan kısmı da II. Murat zamanında Osmanlı topraklarına katıldı.

6. Menteşeoğulları (1261 - 1424)

Muğla ve Fethiye yöresinde kuruldu. Denizcilikle uğraşan bu beylik II. Murat zamanında Osmanlı topraklarına katıldı.

7. Saruhanoğulları (1313-1410)

Manisa ve çevresinde kuruldu. Denizcilikle uğraşan bu beylik I. Mehmet (Çelebi) zamanında Osmanlı topraklarına katıldı.

8. Candaroğulları (1292 - 1461)

Kastamonu ve Sinop çevresinde kuruldu. Denizci olan bu beylik Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı topraklarına katıldı.

9. Aydınoğulları (1308 - 1426)

Aydın, Birgi

10. Dulkadiroğulları (1337 -1515)

Elbistan ve Maraş

11

Adana

12. Taceddinoğulları (1348 - 1428)

Niksar

13. Sahipataoğulları (1275 -1342)

Afyon

14. Eşrefoğulian (1284-1410)

Beyşehir

15. Eratna Devleti (1335 - 1381)

Sivas ve Kayseri

UYARI:

Beylikler Döneminin Özellikleri

• Yıldırım Bayezıt döneminde Osmanlı egemenliğine giren bir çok beylik Ankara Savaşı'ndan (1402) sonra tekrar kurulmuştur.

• Anadolu Türk beylikleri, Anadolu'nun Türkleşip İslamlaşmasında önemli rol oynadılar. Anadolu'nun Türk -İslam ülkesi haline gelmesini sağladılar.

• Anadolu Türk beylikleri Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılması ve Moğollar'ın Anadolu'da egemenliklerinin sona ermesi ile kuruldular.

• İmar çalışmalarıyla Anadolu'yu bayındır hale getirdiler.

ANADOLU SELÇUKLULARI VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE TÜRK DENİZCİLİĞİ

• İlk Türk denizcisi Çaka Bey'dir. Çaka Bey İzmir çevresinde bir beylik kurarak donanma oluşturmuştur. Venedik, Ceneviz ve Bizansla savaşmıştır. Çaka Bey, Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Kılıç Arslan tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.

Anadolu Selçukluları denizciliğe önem vermişlerdir. Sinop ve Alanya'da tersaneler kurmuşlardır.

• Anadolu beylikleri zamanında denizcilik daha da gelişmiştir. Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Karesioğulları, Saruhanoğulları ve Candaroğulları beylikleri denizcilikle uğraşmışlardır.

ANADOLU SELÇUKLULARI ve BEYLİKLER DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

A. DEVLET YÖNETİMİ

Anadolu Selçuklularında devletin başında Sultan adı verilen hükümdarlar bulunurdu. Şehzadelerin yetişmesine önem verilirdi. Şehzadelere Melik adı verilirdi. Meliklerin en iyi şekilde yetişmesi için Atabey adı verilen tecrübeli devlet adamları görevlendirilirdi.

Devlet

Ülke yönetim bakımından eyaletlere ayrılırdı. Eyaletlere yönetici olarak Melik (Şehzade) veya vali atanırdı. Eyaletlerde askerlik işlerine Subaşılar, adalet işlerine de Kadılar bakardı.

Sınırlarda yarı bağımsız uç beyleri vardı.

• Anadolu beyliklerinde de devlet yönetimi Anadolu Selçuklularına benzerdi.

 

 

 

B. ORDU

Anadolu Selçuklu Devleti'nde ordu üç bölümden oluşuyordu.

1. Hassa askerleri

2. İkta askerleri : Kendilerine maaş karşılığı toprak verilen devlet memurları ve komutanların yetiştirdiği askerlerdir.

3. Türkmenler

Ayrıca Emir-ül Sevahil denilen deniz komutanlarının denetiminde donanma gücü de oluşturulmuştur.

• Beyliklerin askeri kuvvetleri genelde boy veya aşiretlerin kuvvetleri idi.

C. SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT

• Halk şehirli, köylü ve göçebe olmak üzere üçe ayrılırdı. Göçebeler hayvancılık, köylüler tarım, şehirlerde yaşayanlar ise ticaret ve zanaat ile uğraşırlardı.

Şehirlerde yaşayan esnaf ve sanatkarlar bir araya gelerek dini ve ekonomik bir tarikat olan ahilik teşkilatını oluşturmuşlardır. Her meslek grubu bir loncaya sahipti. Loncalar, büyük bir mesleki dayanışma gösterirlerdi.

D. TOPRAK

• Anadolu Selçuklularında toprak devletin malı sayılırdı. Dörde ayrılırdı.

1. Has arazisi:

2. İkta arazisi:

3. Vakıf arazisi:

4. Mülk arazileri

E. TİCARET

Anadolu Selçuklularında ticaret önemli bir geçim kaynağı idi.

Ticareti geliştirmek için;

• Tüccarların konaklamaları için han ve kervansaraylar yapmışlardır.

• Yabancı tüccarlara gümrük vergisinde indirim yapmışlardır.

• Eşkıya ve korsanların baskınlarından zarar gören tüccarların zararlarının karşılanması gibi tedbirler almışlardır.

Hastaların tedavisi için darüşşifalar(hastaneler), yoksul ve kimsesizlerin ihtiyacını karşılamak için imarethaneler (aşevleri) açmışlardır.

F. YAZI, DİL, EĞİTİM ve EDEBİYAT

Anadolu Selçuklu Devleti'nde resmi dil ve edebiyat dili Farsça idi. Halk ve beylikler Türkçe konuşmuşlardır.

Eğitimin temel kurumları medreselerdir. Anadolu'da ilk medrese Niksar'da Danişmentliler tarafından açılmıştır. Anadolu Selçukluları da medreseleri yaygınlaştırmışlardır.

Bu dönemde yetişmiş, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacıbektaş-ı Veli ve Yunus Emre birçok eserler bırakmışlardır.

G. BİLİM ve SANAT

Anadolu Selçukluları ve beylikler bilimin gelişmesi için çaba göstermişlerdir. Birçok medrese açılmıştır. Bu medreselerde hem dinî bilimler (Kur'an, tefsir, hadis, kelam, fıkıh, siyer gibi) hem de müsbet bilimler (matematik, tıp, felsefe, coğrafya, tarih, sosyoloji ve gök bilimleri) de okutuluyordu.

Türkler Anadolu'ya yerleştikten sonra Anadolu'nun imarı için Anadolu'yu eserlerle donatmışlardır. Ticaret yolları üzerine hanlar ve kervansaraylar, şehirlere cami, medrese, kümbet, türbe, han, hamam, darüşşifa ve aşevleri gibi bir çok eserler yapmışlardır. Anadolu Selçuklularından ve beylikler döneminden günümüze kalan bazı önemli tarihi eserler şunlardır;

Konya'daki Alaaddin Cami, Sırçalı Medrese, Sultan Hanı, İnce Minare, Karatay Medresesi, Kayseri'deki Çifte Kümbet, Döner Kümbet, Ulu Cami ve Darüşşifa, Aksaray'da Sultan Hanı, Sivas'ta Gök Medrese, Erzurum'da Çifte Minare gibi. Ayrıca oymacılık, nakkaşlık, minyatür, hat, kakmacılık, halı ve kilim dokumacılığı, maden işçiliği de gelişmiştir.

: Şahıslara ait olan arazilerdir. Toprak sahibi miras olarak bırakabilirdi.
Çeşitli hayır, bilim ve sosyal kurumlar için ayrılan ve bağışlanan arazilerdi.
Hükümdar ve ailesine, devlet adamlarına ve sipahilere maaş karşılığı verilen arazilerdir.
Gelirleri hükümdar ve ailesine ait olan topraklardır.
: Sınır boylarında bulunan uç beylerinin askerleridir.
: Doğrudan hükümdara bağlı olup maaşlı askerlerdir.
yönetiminde birinci derecede hükümdar sorumlu idi. Devlet işleri Divanda görüşülürdü. Divana hükümdar veya vezir başkanlık ederdi.
Yıldırım Bayezıt tarafından Osmanlı topraklarına katılan Karamanoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Germiyanoğulları beylikleri Ankara Savaşı (1402)'ndan sonra yeniden kurulmuşlardır.
dolaylarında kuruldu. Kadı Burhaneddin tarafından yıkılarak aynı bölgede Kadı Burhaneddin Devleti kuruldu. Bu devlet de Yıldırım Bayezıt tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.
ve çevresinde kuruldu. Ankara Savaşı'ndan sonra İlhanlıların Anadolu valisi Timurtaş tarafından yıkıldı.
çevresinde kuruldu. Germiyanoğulları tarafından yıkıldı.
ve çevresinde kuruldu. II. Murat tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.
. Ramazanoğulları (1353 - 1608)ve çevresinde kuruldu. I. Ahmet zamanında Osmanlı topraklarına katıldı.
dolaylarında kurulan bu beylik Yavuz Sultan Selim tarafından Turnadağ Savaşı'yla (1515) Osmanlı topraklarına katıldı.
ve İzmir dolaylarında kuruldu. Denizci olan bu beylik II. Murat tarafından Osmanlı topraklarına katıldı.
Moğol kültür tesirini kırmak için Karamanoğlu Mehmet Bey, 1277 yılında Türkçe'yi resmi dil olarak kabul etmiştir.

Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar |