sosyal bilgiler

ERMENİ SORUNUN TARİHSEL GELİŞİMİNİN KRONOLOJİSİ

22/5/2008 Kategori: Ermeni Sorunu |

ERMENI KRONOLOJISI

- 1022 Ermeni topraklarinin Imparator II. Basileios tarafindan Bizans topraklarina katilmasi üzerine 40 bin ermeni Anadolu'ya sürgün edildi.

- 1046 Ermeni hanedanlari Bizans Imparatoru IX. Konstantin tarafindan katledilerek yok edildi.

- 1054 Sultan Tugrul Bey döneminde Selçuklulara baglanan ermenilere özerklik verildi.

- 1098 Ermeniler Haçlilarla isbirligi yaptilar.

- 1461 Fatih Sultan Mehmed, Bursa'daki Ermeni Piskoposu Hovakim'i (Ovakim) Istanbul'a getirterek kendisine Patrik unvanini verdi ve ermenilere birçok haklar tanidi

- 1567 Türk matbaasinin kurulmasindan 160 yil kadar önce Venedik'te matbaacilik egitimi görmüs olan Sivasli Apkar adindaki bir papaza Istanbul'da bir Ermeni matbaasi açmasi için izin verildi.

- 1790 Ilk resmi Ermeni Okulu, Amira Miricanyan ve Snork Migirdiç tarafindan Kumkapi Fiçici Sokak'ta kuruldu.

- 1823 Artin Bezciyan adli ermeni, Kumkapi'da Bezciyan Okulu'nu kurdu.

- 1824 Patrik Karabet, ermenice gramer okutan Kumkapi Okulu'nu Patrikhane'nin himayesine aldi.

- 1853 (22 Ekim) Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu.

- 1876 Kurulan Mecliste ermeni milletvekilleri de katildi.

- 1877 (7 Aralik) Ermeni Milli Meclisi, ermeni halkinin askere yazilarak savasa katilma kararini aldi.

- 1878 (13 Nisan) Istanbul Ermeni Patrigi Nerses, Ingiltere Disisleri Bakani Salisbury'ye gönderdigi muhtirada, Türklerle beraber yasayamayacaklarini bildirdi.

- (13 Temmuz) Berlin Anlasmasi imzalandi. Bu anlasmaya, Osmanli ermenileriyle ilgili 61. madde eklendi.

- (3 Aðustos)
- 1890 (20 Haziran) Erzurum Isyani

- (Temmuz) Kumkapi Nümayisi Birinci Sason Isyani

- 1892 - 1893 Merzifon , Kayseri, Yozgat isyanlari

- 1895 (30 Eylül) Babiâli olayi

- Kasim ayinda, Ermenilerin Maras'ta isyan tesebbüsü

- 1896 30 Ekim Istanbul'da Ermeni eylemi

- (1 Haziran) I. Van isyani

- (26 Aðustos) Osmanli Bankasi Olayi

- 1902 Ermeni dilcilerden H. Acaryan, "Ermeni Dili'ne Türk Dili'nin Tesiri ve Ermenilerin Türkçe'den Aldiklari Sözler" adinda bir eser yazdi.

- 1904 Ikinci Sason isyani

- 1905 (21 Temmuz) Yildiz Camii'nde, Osmanli Padisahi II.

- Abdülhamid'e suikast tesebbüsü.

- 1908 Ermenilerin Jamanak adli gazetesi yayin hayatina basladi.

- Ikinci Meclis açildi ve Ermeni komitecilerden bazilari Millet Meclisi'ne girdi.

- 1909 (14 Nisan) Adana'da Ermeni isyani

- 1915 (15 Nisan) II. Van Isyani

- (24 Nisan) Osmanli Devleti aleyhinde faaliyette bulunan Ermeni komiteleri kapatildi. Bu komitelerin idarecilerinden 2345 kisi tutuklandi.

- (3 Mayis) Ermeniler Van'da büyük bir katliama giristiler.

- (27 Mayis) Yer Degistirme (Tehcir) Kanunu çikarildi.

- 1918 (1 Subat) Ermeni komitaci Arþak, Bayburt'ta katliam yapti.

- (25 Nisan) Ermeni komitacilar, Kars'in dogusundaki Subatan köyünde 750 Müslüman'i katletti.

- (1 Mayis) Ermeni komitacilar, Kars'ta, aralarinda çocuklarin da bulundugu 60 Müslüman'i katletti.

- 1919 (20 Kasim) Osmanli bürokrasisinde üst düzeyde görev yapan Bogos Nubar Pasa ve Serif Pasa, Ermeni-Kürt bagimsizlik belgesini imzaladilar.

- 1920 (12 Ocak) 450 kisilik Ermeni süvari birligi, Antep'in Arapdar köyünde Müslümanlar'a iskence yapti.

- (2 Aralik) Gümrü Anlasmasi imzalandi.

- 1921 (15 Mart) Talat Pasa, Berlin'de Ermeniler tarafindan katledildi.

- (6 Aralik) Sait Halim Pasa 'yi Ermeniler Roma'da katletti.

- (16 Mart) Moskova Anlasmasi imzalandi.

- (18 Mart) Ermeni Misak Torlakyan, Azerbaycan Içisleri Bakani Cevansir Han'i , Tepebasi'ndaki Pera Palas Oteli önünde öldürdü.

- (13 Ekim) Kars Anlasmasi imzalandi.

- 1922 (22 Temmuz) Cemal Pasa, Tiflis'te Ermeniler tarafindan katledildi.

- 1923 Ermeni asilli Münib Boya, Van milletvekili olarak meclise girdi.

- (24 Temmuz) Lozan Anlasmasi imzalandi.

- 1934 Franz Werfel'in, "Musa Dag'da Kirk Gün" adli romani, ABD'de Ingilizce yayimlandi.

- 1935 (15 Aralik) Pangalti Ermeni Kilisesi'nde toplanan bir grup Ermeni, Franz Werfel'in, "Musa Dag'da Kirk Gün" adli eserini "Türk milleti hakkinda iftiralarla dolu oldugu" gerekçesiyle yakti.

- 1936 Franz Werfel'in, "Musa Dag'da Kirk Gün" adli eserinin Fransa'da yayimlanmasi, Türk basininin tepkisini çekti.

- 1937 Cevat Rifat Atilhan, "Musa Dagi" adinda kitap yazarak, Franz Werfel'in eserinin gerçekleri yansitmadigini bildirdi.Werfel'in, "Musa Dag'da Kirk Gün" adli eserinin filme alinmasinin engellenmesi, ABD Disisleri Bakanligi nezdinde gündeme geldi.

- 1943 Ermeni asilli Berç Türker Keresteci, Afyonkarahisar milletvekili oldu.

- 1957 Migirdiç Sellefyan, 27 Ekim seçimlerinde, Demokrat Parti listesinden Istanbul milletvekili seçildi.

- 1964 (24 Aralik) Kibris Disisleri Bakani Kipriyanu Birlesmis Milletler Güvenlik Konseyi'nde "Ermeni Meselesini" ortaya atarak Türkiye aleyhine karar çikarmaya çalisti.

- 1965 (24 Nisan) Brezilya'nin Sao Paulo kentinde, Ermeniler tarafindan Türkiye aleyhine gösteri düzenlendi.

- 1969 (24 Nisan) Londra'da, Türk Elçiligi önünde Ermeniler tarafindan gösteri yürüyüsü tertip edildi.

- 1973 (27 Ocak) Türkiye'nin Los Angeles Baskonsolosu Mehmet Baydar ve yardimcisi Bahadir Demir, Migirdiç Yanikyan adli Ermeni tarafindan katledildi.

- 1975 (20 Ocak) ASALA (Gizli Ermeni Kurtulus Ordusu) örgütü kuruldu.

- (22 Ekim) Viyana'da, Büyükelçi Danis Tunaligil katledildi.

- (24 Ekim) Paris'te, Büyükelçi Ismail Erez ile polis Talip Yener katledildi.

- 1976 (16 Subat) Beyrut Büyükelçiligi Birinci Kâtibi Oktay Cerit katledildi.

- (28 Mayis) Zürih Çalisma Ateseligi Bürosu bombalandi. Saldirinin faili oldugu anlasilan Noubar Soufoyan adli bir Ermeni yakalandi, yargilandi ve suçu sabit görülerek 15 ay hapis cezasina çarptirildi.

- 1977 (29 Mayis) Istanbul Yesilköy Havaalani'na ve Sirkeci garina patlayici madde atildi, saldirida 4 kisi öldü ve 31 kisi yaralandi.Saldirilari "Asiri Ermeni Hareketleri Örgütü" üstlendi.

- (9 Haziran) Vatikan Büyükelçisi Taha Carim katledildi.

- 1978 (3 Ocak) Brüksel Büyükelçiligi'ne patlayici madde atildi. Saldiriyi "Ermeni Yeni Direnis Örgütü" üstlendi.

- (3 Ocak) Londra'daki Türk bankasina patlayici madde atildi.Saldiriyi "Ermeni Yeni Direnis Örgütü" üstlendi.

- (2 Haziran) Madrit'te, Büyükelçi Zeki Kunaralp'in esi Necla Kunaralp ve emekli Büyükelçi Besir Balcioglu katledildi.

- (8 Temmuz) Paris Büyükelçiligi Çalisma Ataseligi ve Türkiye Turizm Bürosuna patlayici maddeler atildi. Saldiriyi "Ermeni Soykirim Adalet Komandolari" üstlendi.

- (6 Aralik) Cenevre Baskonsoloslugu'na patlayici madde atildi. Saldiriyi "Ermeni Yeni Direnis Örgütü" üstlendi.

- (17 Aralik) THY Cenevre Bürosuna patlayici madde atildi. Saldiriyi "Ermeni Gizli Kurtulus Örgütü (ASALA)" üstlendi.

- 1979 (15 Nisan) Yunan Hükümeti, Atina'nin Nea Simirna(Yeni Izmir) meydaninda "'Ermeni Intikam Aniti"nin dikilmesine izin verdi.

- (22 Aðustos) Cenevre Baskonsoloslugu'nda Konsolos Yardimcisi Niyazi Adali'ya karsi suikast düzenlendi. Saldirida 3 kisi yaralandi. Saldiriyi ASALA üstlendi.

- (27 Aðustos) THY Frankfurt Bürosuna patlayici madde atildi. Saldiriyi ASALA üstlendi.

- (4 Ekim) THY Kopenhag Bürosuna patlayici madde atildi. Saldiriyi ASALA üstlendi.

- (12 Ekim) Lahey'de, Amsterdam Büyükelçisi Özdemir Benler'in oglu Ahmet Benler katledildi.

- (22 Aralik) Paris'te Turizm Müsaviri Yilmaz Çopan katledildi.

- 1980 (10 Ocak) ASALA, THY Tahran Bürosuna bombali saldirida bulundu.

- (6 Subat) Büyükelçi Dogan Türkmen, Bern'de saldiri sonucu yaralandi.

- (10 Mart) Ermeni teröristler THY'nin Roma Bürosunu bombaladilar. Saldirida 2 Italyan hayatini kaybetti, 14 Italyan da yaralandi.

- (8 Nisan) ASALA, Sayda toplantisinda, Kürtlerle Ermeniler arasinda benzerlik oldugunu iddia ederek Kürtleri kan kardesi olarak ilân etti.

- (17 Nisan) Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel silahli saldiriya ugradi. Koruma görevlisi Tahsin Güvenç yaralandi.

- (19 Nisan) ASALA, Marsilya Türk Konsoloslugu' na roketatarli saldiri düzenledi.

- (31 Temmuz) Atina Idari Atesemiz Galip Özmen ve kizi Neslihan Özmen acimasizca katledildi.

- (5 Aðustos) Lyon'da, Ermeniler tarafindan konsoloslugun basilmasi sonucu Kadir Atilgan , Ramazan Sefer, Kavas Bozdag ve Hüseyin Toprak adli vatandaslar yaralandi.

- (26 Eylül) Paris'te, Basin Atasemiz Selçuk Bakkalbasi silahli saldiriya ugradi ve agir yaralandi.

- (10 Kasým) ASALA örgütü, Strasburg Türk Konsoloslugu' na bir saldiri düzenledi.

- (17 Aralik) Sidney Baskonsolosu Sarik Arikyan ile koruma polisi Engin Sever katledildi.

- 1981 (13 Ocak) Paris Büyükelçiligi Maliye Müsaviri Ahmet Erbeyli'nin arabasina bomba konuldu ; Erbeyli ölümden döndü.

- (4 Mart) Paris'te Çalisma Müsaviri Resat Morali ile din görevlisi Tecelli Ari sehit edildi.

- (3 Nisan) Kopenhag'da, Çalisma Müsaviri Cavit Demir, evine giderken Ermeni teröristlerce kursunlandi ve agir sekilde yaralandi.

- (9 Haziran) Cenevre'de, sözlesmeli sekreter olarak görev yapan Mehmet S. Yergüz katledildi. Olayi ASALA üstlendi.

- (24 Eylül) Paris Baskonsoloslugu'nu basan Ermeniler, güvenlik görevlisi Cemal Özen'i acimasizca katlettiler.

- (3 Ekim) Roma Büyükelçiligi 2. Katibi Gökberk Ergenekon, Ermeni teröristlerin silahli saldirisina ugradi ve agir yaralanarak saldiridan kurtuldu.

- (27 Kasim) Avrupa'da bulunan "Ermeni Öðrenciler Birligi" ile "'Kürt Ögrenci Dernegi", Londra'da ortak bildiri yayinladilar.

- 1982 (28 Ocak) Los Angeles'da, Baskonsolos Kemal Arikan, Harry Sasunyan ve Kirkor Saliba tarafindan katledildi.

- (8 Nisan) Ottowa Büyükelçiligi Ticari Müsaviri Kemalettin Kâni Güngör silahli saldiri sonucu yaralandi.

- (5 Mayis) ABD'nin Boston Bölgesi Fahri Konsolosu Okan Gündüz katledildi.

- (7 Haziran) Lizbon Büyükelçiligi Idari Atasesi Erkut Akbay katledildi . Bu arada, Ottowa Büyükelçiligi Askeri Atasesi Atilla Altikat, Bulgaristan Burgaz Baskonsoloslugu Idari Atasesi Bora Süelkan ve Lizbon Büyükelçiligi Maslahatgüzari Yurtsev Mihçioglu'nun esi Cahide Mihçioglu da silahli saldiriya ugradilar.

- Türkiye'nin Kanada Büyükelçiligi görevinde bulunan Coskun Kirca da, silahli saldiriya ugradi.

- (7 Aðustos) 3 Ermeni terörist, Ankara Esenboga Havalanina silahli, bombali saldiri düzenlediler ve katliam yaptilar . Otomatik silahlarla ve bombalarla orada bulunanlara saldiran teröristler, 3'ü emniyet görevlisi olan toplam 9 kisiyi öldürdüler ve 78 kisiyi yaraladilar. Levon Ekmekçiyan isimli terörist yakalandi.

- (10 Agustos) Artin Penik adli Ermeni, Esenboga katliamindan duydugu üzüntüyü dile getirerek, kendini yakmak suretiyle Ermeni terörünü lânetledi.

- 1983 (29 Ocak) Levon Ekmekçiyan, 1982 yili Esenboga baskini nedeniyle Ankara'da idam edildi.

- Harut Levonyan ve Rafi Elbekyan adli iki Ermeni militan tarafindan Türkiye'nin Yugoslavya Büyükelçisi'ne düzenlenen suikast sirasinda, yoldan geçen bir Belgrad'li öldü.

- (15 Temmuz) ASALA mensubu teröristler, Paris Orly Havalimani THY Bürosuna bombali saldiri düzenledi. Olayda, 4'ü Fransiz, 2'si Türk, 1'i ABD'li ve 1'i Isveç'li olmak üzere toplam 8 kisi hayatini kaybetti. 60 kisi de yaralandi.

- (27 Temmuz) Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiligi'ni basan 5 Ermeni ölü olarak ele geçirildi.

- 1985 (12 Mart) Ottowa Büyükelçiligi, silahli, bombali 3 Ermeni terörist tarafindan basildi. Kanada'li koruma görevlilerinden biri vurulup öldürüldü. Büyükelçi Coskun Kirca yarali olarak kurtuldu.

- 1991 (21 Ocak) Ermeniler, Hacilar kentine bombali saldiri düzenledi. Saldirida 3 Sovyet askeri ile 2 Azeri öldü. Ermeniler ayrica, Azerbaycan'in Sesi gazetesi muhabiri Savâtin Askerova'yi katletti.

- (13 Nisan) Karabag'da, Ermeniler ile Azeriler arasinda çatismalar çikti. Azeri köyleri Ermeniler tarafindan top atesine tutuldu.

- (23 Nisan) Susa kasabasina bagli Azeri köyleri, Ermeni köylerinden açilan top ve makineli tüfek atesine maruz kaldi. Olayda 3 Azeri öldü, 3 ev yikildi, 3 ev de oturulamaz hale geldi.

- (26 Nisan) Karabag bölgesinde 4 Azeri güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayi "Karabag Savasçilari" adli Ermeni örgütü üstlendi.

- (23 Eylül) Ermenistan bagimsizligini ilan etti.

- (26 Aralik) Sovyetler Birliði dagildi. 23 Eylül'de bagimsizligini ilan eden Ermenistan fiilen ve hukuken bagimsiz oldu.

- 1996 Levon Ter-Petrosyan, ikinci defa Ermenistan Devlet Baskani seçildi.

- 1997 (20 Mart) Tasnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, Ermenistan Basbakani oldu.

- (20 Aralik) Ermeniler, Surp Agop Hastanesi'nin 160. yildönümünü yilbasi söleniyle birlikte kutladilar.

- Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1997 Sedat Simavi Ödülü'nü gazetecilik dalinda Garbis Özatay'a verdi.

- 1998 Cumhurbaskani Süleyman Demirel, Jamanak gazetesinin 90.kurulus yildönümü vesilesiyle, gazetenin editörü Ara Koçunyan'i Cumhurbaskanligi köskünde kabul etti.

- (Subat) Ermenistan Devlet Baskani Levon Ter-Petrosyan istifa etti. Böylece Robert Koçaryan'a liderlik yolu açildi. Petrosyan, Karabag'da baris istedigi için asiri milliyetçilerin tepkisini çekmisti.

- (Subat) Petrosyan'in istifasini degerlendiren Azerbaycan Halk Cephesi Baskani Elçibey, Koçaryan'in geçmiste Ruslari arkasina alarak Karabag'da Azerbaycan'a karsi ayaklandigini bildirdi.

- (30 Mart) Koçaryan, Ermenistan Devlet Baskanligi'na seçildi.

- (Temmuz) Bölücü örgüt PKK'nin basi Abdullah Öcalan, Ermenistan yönetiminden, örgüte özel köy tahsis edilmesini istedi.

- (14 Ekim) Mesrob Mutafyan, Türkiye Ermenileri 84. Patrigi seçildi.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Sözde ermeni soykırımı2

19/4/2008 Kategori: Ermeni Sorunu |

"Ermeni Sorunu Gerçeği " Konferansı
Prof.Dr. Justin McCarthy'nin konuşması

 

Amerikalı Profesör Justin Mc Carthy tarafından sunulan

“ERMENİ SORUNU GERÇEĞİ”

KONULU KONFERANS

Yer: Türkiye Büyük Millet Meclisi

Tarih: 24 Mart 2005

Açılma Saati: 11.00

---------o----------

SUNUCU – Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanım, Anamuhalefet Partisinin Sayın Genel Başkanı, sayın bakanlar, sayın milletvekilleri, değerli konuklar ve basın mensupları; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca düzenlenen “Ermeni Sorunu Gerçeği” konulu Konferansımıza hoşgeldiniz.

Değerli konuklar, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal’ı, konuşmalarını yapmak üzere kürsüye arz ederim.

Buyurun efendim. (Alkışlar)

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL – Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Bülent Arınç, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül, Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek, Devlet Bakanı Sayın Mehmet Aydın, Millî Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül, sayın milletvekilleri, sayın bakanlar, sayın büyükelçiler ve kordiplomatik temsilcileri, sayın generaller, sayın basın mensupları, değerli konuklar; Prof. Sayın Justin Mc Carthy’nin vereceği, “Ermeni Sorununun Gerçek Yüzü” konulu Konferansı dinlemek üzere burada toplanmış bulunuyoruz.

Sayın Mc Carthy, Konferans davetiyesinde yer alan kısa özgeçmişinden de görüleceği üzere, bir tarihçi olarak bu konuda uluslararası alanda uzmanlığını bilimsel eserler vererek kanıtlamış ve ün yapmış bir kişidir. Demografi alanında uzmanlığı da eserlerine özel bir nitelik kazandırmaktadır. Bu bakımdan, kendisini Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında aramızda görmekten son derece mutlu olduğumuzu belirtmek ve hoş geldiniz demek istiyorum.

Eminim Sayın Mc Carthy’nin vereceği konferans, ülkemizin yakın tarihi açısından gayet aydınlatıcı olacak ve ülkemizin karşı karşıya kaldığı suçlamaların asılsızlık ve mesnetsizliğini bilimsel şekilde ortaya koyacaktır. Ben bu münasebetle, iktidar ve muhalefetin el ele vererek başlattıkları tarihî bir projeden söz etmek istiyorum.

Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan ile kısa bir süre önce yaptığımız etraflı bir görüşme sonucunda, soykırım iddialarının yanlışlığını ve asılsızlığını ortaya koymak ve tarihî gerçeklerin bilimsel bir çalışmayla ortaya çıkarılmasını sağlamak amacıyla birbirini tamamlayan iki temel girişimden oluşan bir proje üzerinde mutabık kaldık. Birinci girişim, Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmekten hiçbir korku ve endişesi olmadığını ortaya koymayı ve tarihin Türkiye için bir yük olmaktan ve ülkemize karşı siyasî malzeme olarak kullanılmaktan çıkarılmasını hedeflemektedir. Bu amaçla, Türkiye şöyle bir öneri ileri sürmektedir:

1-Türkiye ve Ermenistan, kendi tarihçilerinden oluşacak bir ortak komite kuracaklardır.

2-Taraflar, arşivlerini açacakları hususunda teminat vereceklerdir. Sorunun tüm yönleriyle aydınlığa kavuşturulması için sadece Türkiye ve Ermenistan arşivlerinin incelenmesi yeterli olmayabilir. Bu bakımdan, Rus, Alman, Avusturya, Fransız, Amerika Birleşik Devletleri arşivleri ile Boston’daki Zoryan Enstitüsündeki arşivlerin de inceleme kapsamına alınması gerekmektedir.

3-Çalışmaların tam bir bilimsel ciddiyet ve düzen içinde yapılmasını ve zabıtların tutulmasını sağlamak amacıyla bir tür noter görevi yapacak tarafsız, nötr bir mekanizmaya ihtiyaç olabilir. Taraflar, beraberce bu tür bir mekanizma üzerinde karar kılacaklar ve bunu oluşturacaklardır. Örneğin, bu konuda UNESCO’dan ya da başka bir uluslararası kuruluştan yardım istenebilir.

Tabiatıyla bu girişimin uygulanabilmesi için, Ermenistan’ın işbirliği şarttır. Ermenistan, kendi tarihiyle yüzleşmekten korkmuyorsa ve iddialarının gerçek olduğuna inanıyorsa, iki ülke tarihçilerinin bir araya gelmesine, geçerli belgelerin beraberce saptanmasına ve bu belgelerle ortak bir tarih değerlendirilmesinin yapılmasına itiraz etmemesi gerekir. Ermenistan yöneticilerinin Türkiye'nin bu önerisini değerlendirirken, esasta bunun bir barış girişimi olduğunu ciddiyetle dikkate almaları gerekir.

Evet, Türkiye'nin bu önerisinin temel bir misyonu da, asırlarca iç içe, barış içinde yaşamış ve şimdi birbirine komşu iki devlet kurmuş iki ulusu barıştırmak ve ortak bir gelecek inşa etmelerine imkân verecek ortamı yaratmaktır. Ancak, her iki tarafın da kendi tezleri lehindeki kemikleşmiş kanaatlerini değiştirip tarihe ortak bir perspektiften bakmaları sağlanamazsa, olumlu bir ortam yaratılamaz. Böyle olunca da, iki ulusun ruhunda açılan yara hiçbir zaman kapanamaz. Eğer Ermenistan Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri kurmak ve işbirliği zeminini geliştirmek istiyorsa, Türkiye'nin ortak tarih değerlendirilmesi önerisini kabul etmelidir. İyi niyetli, sağduyulu ve dünya barış ve istikrarına katkıda bulunmak isteyen her ülkenin ve her devlet adamının da Türkiye'nin bu önerisini desteklemesi gerekir.

Evet, ahlakî etik ve objektif nesnel bir yaklaşım bunu gerektirir. Bu bakımdan biz, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzelmesini içtenlikle isteyen, Kafkaslar bölgesinde barış ve istikrarın filizlenmesini arzu eden devletlerin de Türkiye'nin bu girişimine destek vermelerini ve bu girişimi zayıflatacak faaliyet ve kararlardan vazgeçmelerini bekliyoruz.

Sayın Başbakanla üstünde mutabık kaldığımız projenin içerdiği ikinci girişim de, soykırım iddiasına dayanak olarak gösterilen propaganda malzemesinin bu niteliğinin dünya kamuoyuna açıklanmasıdır. Bu girişime esas adı “Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Uygulanan Muamele: 1915-1916” olan ve aynı zamanda Mavi Kitap olarak da atıfta bulunulan bir kitapla başlıyoruz. Bu kitap, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki tüm vahşet propagandası etkinlikleri gibi, uydurma ve yarı uydurma veya tarafgir rapor ve algılamalar üzerine bina edilmiş bir aldatmacadır. Bu kitabın bir propaganda malzemesi olduğu, bugün artık en ufak bir kuşkuya dahi mahal vermeyecek şekilde belli olmuştur. Buna rağmen, Mavi Kitap’ın tahripkâr ve habis etkileri bugün hâlâ devam etmekte ve Ermeni tezlerini destekleyenler tarafından uluslararası medyanın, siyaset adamlarının, fikir önderlerinin, bilim adamlarının aldatılarak Türkiye'ye karşı kin ve nefret duygularının yayılmasında etken olmaktadır. Belki, bir savaş ortamında, savaş koşulları içinde makul karşılanabilecek olan bir propaganda faaliyetinin insanlığın geleceğine böylesine düşmanlık tohumları eken bir eser haline dönüşmüş olmasını artık kabul etmek imkânı kalmamıştır. Wellington House diye de anılan bir mekânda faaliyetlerini yürüten İngiliz Savaş ve Propaganda Bürosu tarafından hazırlanan Mavi Kitap, 1916’da İngiliz Parlamentosunun onayıyla basılıp dağıtılmıştır. Bu bakımdan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin geleneksel dostluk ve ittifak ilişkileri içinde olduğumuz İngiltere’nin Parlamentosuna bu konuda bir mektupla başvurmasının isabetli olacağı düşünülmüştür. Bu konuda hazırladığımız mektup taslağını Sayın Başbakana verdik. Hükümet halen bu taslak üzerinde çalışmaktadır. Önümüzdeki hafta Hükümetin onayladığı metin Meclisimize sunulacaktır umudunu koruyoruz.

Ortak projemiz çerçevesinde bunu takiben, başka adımlar da atılacaktır. Sözünü etmiş olduğum ortak projeye ilaveten, Türkiye'nin bu konuda uzun vadeli bir devlet stratejisi geliştirmesinin zorunlu olduğuna da burada işaret etmek isterim. Karşı karşıya kaldığımız sorun, kamuoyu oluşturulması, siyaset ve hukuk boyutları bulunan ve kökü tarihin derinliklerinde yatan devasa bir meseledir. Bu itibarla oluşturulacak strateji, bu 4 boyutu da kapsayacak ve bunların birbirleri üzerindeki etkileşimlerini dikkate alacak nitelikte olacaktır. Strateji ortaya çıkarıldıktan sonra da uygulanması için gerekli yapılanmaya gidilmesi gerekecektir. Bunlar yapılmadığı takdirde başlattığımız bu ortak girişin canlı tutulması ve uzun vadede etkin olması sağlanamaz. Biz bu hususlarda Hükümete her türlü katkıda bulunmaya hazırız. Bunu, Sayın Başbakana da ifade ettim. Olumlu tutumundan ve gösterdiği işbirliğinden dolayı kendisine teşekkür ediyorum.

Sayın Meclis Başkanımıza da, bu toplantıyı himayelerine almalarından ve hiçbir desteği esirgememiş olmalarından dolayı teşekkürlerimi ve saygılarımı sunmayı bir borç biliyorum ve sözlerimi, Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleriyle bitiriyorum:

Tarih, hayal mahsulü olamaz. Tarih yazarken gerçekleri bulmaya çalışmalıyız. Eğer bunları bulamazsak, meçhuliyeti ve bu noktadaki bilgisizliğimizi itiraf etmekten çekinmeyelim. Biz, daima hakikati arayan ve buldukça, bulduğumuza  inandıkça ifadeye cüret gösteren insanlarız.

Teşekkür ederim. (Alkışlar)

SUNUCU – Sayın konuklar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Bülent Arınç’ı, açış konuşmalarını yapmak üzere kürsüye arz ederim.

Buyurun efendim. (Alkışlar)

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI BÜLENT ARINÇ – Sayın Genel Başkan, Sayın Başbakan Yardımcıları, çok değerli konuklar, milletvekili arkadaşlarım, değerli katılımcılar, hanımefendiler, beyefendiler; hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisimizin bu eski Senato Salonunda önemli bir Konferans var. Biraz önce Sayın Genel Başkan Baykal, konu ve bu Konferansı takdim edecek kişi hakkında önemli bilgiler verdiler. Profesör Justin Mc Carthy, Cumhuriyet Halk Partisinin davetlisi olarak ülkemizde bulunuyor, bir dizi konferanslar veriyor, bazı toplantılara katılıyor, önemli bir bilim adamı olarak, saygın bir insan olarak gerçekten kendisine değer veriliyor ve görüşlerinden istifade ediliyor.

Bugün bizlere takdim edecekleri konu fevkalade önemli. Hepimizin duyarlılık gösterdiği bir konuda yetkin bir tarihçi ve bilim adamının görüşlerine ihtiyacımız var. Bu yüzden, kendilerini milletvekillerimizin bu konu üzerindeki düşüncelerini ortaya koymaları açısından soru-cevap kısmına da önem vermek suretiyle Meclisimizde bir konferans tertiplemeye karar verdik. Bunu önemli buluyorum; çünkü, milletimizin temsil yeri olan Meclisimiz, demokrasinin kalbi olan Meclisimiz, bu tür bilimsel toplantılara her zaman ev sahipliği yapmaktadır, yapmaya da devam edecektir. Ben de kendilerine hoş geldiniz diyorum ve Meclisimizin bu güzel salonunda kendilerini karşılamaktan büyük bir memnuniyet duyduğumu ifade ediyorum.

Bugünkü toplantımıza, Konferansa, sayın milletvekillerimizle birlikte pek çok ülkenin sayın büyükelçisi de katılıyor, şüphesiz sayın bakanlarımız, Başbakan Yardımcılarımız da katılıyor, değerli komutanlarımız katılıyorlar, yüksek yargı başkanları katılıyorlar, sivil toplum örgütleri katılıyorlar, gazetelerimizin ve televizyonlarımızın Ankara temsilcileri, başyazarları katılıyorlar. Her birerlerine hoş geldiniz diyorum, toplantımıza teşrif ettikleri için.

Değerli arkadaşlar, Profesör Justin Mc Carthy, nüfus bilim, demografi ve tarih araştırmaları dalında uzmandır. Amerika Birleşik Devletlerinde Louiswille Üniversitesinde profesör olarak görev yapıyor. Balkan Yarımadasının ve yakın doğunun halklarıyla ilgili ve yakın tarihle ilgili pek çok incelemesi ve yayınları var. Bu yayınlarından Türkçeye çevrilen bazı eserleri okuduğunuzu ümit ediyorum. Özellikle “Ölüm ve Sürgün” isimli eseri, Türkiye'de 3 baskı yaptı. Bunun orijinal ismi: “Osmanlı Müslümanlarına Karşı Yürütülen Ulus Olarak Temizleme” 1821 ile 1922 tarihleri arasındaki olayları anlatıyor.

Değerli arkadaşlar, bugün bize verecekleri konferans, ilan edildiği gibi, Ermeni iddiaları konusunda bilimsel olarak meseleye bakıştır. Bu konu üzerinde pek çok şey söylenmiştir, pek çok şey yazılmış da olabilir. 1915’in üzerinden 90 yıl geçti, 90 ıncı yıl münasebetiyle de, özellikle Ermenistan dışında yaşayan, Diaspora dediğimiz Ermeni topluluğunun gayretleriyle bu yılı daha büyük bir atakla geçiştirmek istiyorlar. Pek çok ülkenin meclislerinde, pek çok ülkenin belediye, yerel yönetimlerinde soykırım adıyla bunu kınayan, lanetleyen kararlar almaya çalışıyorlar. Bunda kısmen muvaffak olduklarını biliyoruz. Pek çok ülkenin parlamentosunda buna yönelik kararlar, maalesef alınmıştır. Bunlara karşı söylediğimiz sözler, savunma argümanlarımız bellidir; ancak, bunların çok yeterli olmadığını itiraf etmeliyim. Konuyu bilimsel açıdan, tarih açısından ele almak ve artık birkaç sözcükle savunmak yerine, kendi iddialarımızı ve hayatın gerçeklerini daha net, daha objektif olarak ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Bu bir ulusal inisiyatifi gerektirir. Bu konuda çalışma yapan pek çok kuruluş vardır; aralarında ciddî bir koordinasyona ihtiyaç vardır. Bu konuda çalışma yaptığını bildiğimiz pek çok kuruluş vardır; ama, artık eski argümanları bırakıp yenisiyle ve kendi tezlerimizi açıkça ortaya koyacak bilimsel çalışmalarla ortaya çıkmak zamanıdır. Özellikle savaş yıllarında bir propaganda malzemesi olarak kullanılan bazı kitapların veya broşürlerin bugün bilimsel gerçeklikten uzak olduğunu ispat etmenin ve bu iddiaları ortaya koymanın zamanıdır.

Tehcirle ilgili olarak sebepleri ve sonuçlarının arşivliğe dayalı ortaya konulmasında ve soykırım iddiasıyla Türkiye'yi suçlayan ülkelerin meclislerine, biraz da kendilerine bakmalarını tavsiye ederek, tehcirin bir savaş şartları içerisinde ve ne büyük zorluklarla uygulanabildiğini 1915’li yıllarda milyonlarca insanın öldüğü savaş şartlarını bir kez daha değerlendirmelerini istemek durumundayız.

Biraz önce Sayın Baykal’ın ortaya koyduğu tezleri çok önemsiyorum. Bu konuda Parlamentomuzun yapması gerekenleri beraberce yapacağız. Halkımız bu beraberlikten fevkalade memnun olmuştur, bu davranışı büyük bir takdirle karşılamıştır.

Değerli dostlar, bir gözlemimi hatırlatarak sözlerime son vermek istiyorum. geçtiğimiz yıl, sanırım Haziran ayında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Toplantısına katılmak için Strasbourg‘a gitmiştim. Genel Kurulda bir küçük konuşmam da olmuştu. Daha sonra Ermenistan Meclis Başkanı Bagtasaryan’nın bizimle mutlaka görüşmek istediğini söylediler, kendileriyle bizim ofisimizde bir görüşme yaptık. Daha sonra geçtiğimiz yıl kasım ayında dönem başkanlığını yürüttüğümüz Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesinin Antalya’daki toplantısında, yine Ermenistan delegasyonunun bizimle görüşmek istediğini ısrarla ifade ettiler. Muhtaryan isimli delegasyon başkanı ve 7-8 delegesiyle tekrar bir görüşme yaptık. Onlar, Türkiye'nin büyük bir devlet olduğunu, Türkiye ile Ermenistan arasında hem diplomatik ilişkilerin hem de buna dayalı diğer ilişkilerin mutlaka kurulması gerektiğini ifade ettiler; Bagtasaryan ve Muhtaryan. Biz de kendilerine 1991’de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ı ilk tanıyan devlet olduğumuzu, insanî yardımlarda, ekonomik yardımlarda bulunduğumuzu, resmî yoldan olmasa bile özel uçak seferleriyle İstanbul’dan Erivan’a gidilebileceğini, sivil toplum örgütlerinin zaten gitmekte olduklarını; ama, diplomatik ilişki kurmak ve bunu geliştirmek arzu ediliyorsa, o zaman niçin hâlâ Gümrü Anlaşmasının tanınmadığını, Türkiye'nin toprak bütünlüğüne ve sınırlarına niye hâlâ sırt çevrildiğini, niye Türkiye'nin doğudaki bazı vilayetlerinin Ermenistan’ın batısı olarak gösterildiğini, Azerbaycan topraklarının niçin yüzde 20’den fazlasının hâlâ işgal altında olduğunu, Birleşmiş Milletlerin 4 tane kararına ve Minsk Grubunun çalışmalarına rağmen bu işgalden çekilmediklerini ve 1 milyondan fazla kaçkın ve göçkünün sefil ve perişan vaziyette niçin bu durumda tutulduklarını sordum.

Şunu gözlemledim -yanlış da olabilir- Ermenistan’ın yöneticileri -sadece temas ettiğim bu iki grup için söylüyorum- Ermenistan dışında bu işi götürenlerle aralarında tam bir beraberlik olmadığı gözleniyor. Bu açıdan, biz, şüphesiz tezlerimiz güçlüdür. Bu konuyu, yani soykırım iddiasını sürekli olarak götürmek isteyen ciddî bir mücadele yürütmeliyiz, tezlerimizi ortaya koymalıyız, bu yalanı yüzlerine vurmalıyız ki: Türk Milleti tarihinin hiçbir döneminde soykırım yapmamıştır, böyle bir şeni cinayet hiçbir zaman işlememiştir. Bütün bunları bugün şüphesiz bir başlangıç kabul edemeyiz, önemli bir bilim adamını dinleyeceğiz; ama, eksiklerimizi görmenin ve atılımda bulunmanın, ayaklarımızı sağlam yere basarak bunu götürmenin zamanının geldiğini görüyoruz.

Ben, Meclis Başkanı olarak, Başkanınız olarak, kendi tutanaklarımızın -gizli oturumlar da dahil olmak üzere- her zaman incelenebileceğini, her zaman bu tutanakların isteyene verilebileceğini huzurlarınızda ilan ediyorum.

Bir ikincisi de, kendi arşivlerimizi, bu konuyla ilgili diğer ülkelerin arşivlerinin de birlikte incelenmesi suretiyle, bir heyet, bir komisyon marifetiyle olayın gerçeğinin ortaya konulmasını, tez olarak her yerde süratle yerine getirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Sizleri, değerli tarihçiyle, konuğumuzla baş başa bırakmak istiyorum.

Bir teşekkürüm de Sayın Baykal’adır. Böyle bir kişiyi, böyle bir şahsı Türkiye'ye davet etmişlerdir ve Parlamentomuzda, kendilerine bir konferans sunma imkânı verilmiştir.

Ben, bütün bu çabaların, hükümetimiz, Parlamentomuz, tüm milletvekillerimiz ve tüm Türk halkı tarafından elbirliğiyle yürütüleceğine ve başarıya ulaşacağımıza inanıyorum.

Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

 

SUNUCU – Değerli konuklar, sizlere önemli bir konuyu hatırlatmak istiyorum. Prof. Dr. Sayın Justin Mc Carthy’nin konuşması esnasında, masalarınızın üzerinde duran soru kâğıtlarına, adınız ve soyadınızla birlikte sorularınızı yazabilir; kürsüye, görevli arkadaşlarımız aracılığıyla iletebilirsiniz.

Sayın konuklar, Prof. Dr. Sayın Justin Mc Carthy’nin konuşmasından önce, yazılı soru-cevap bölümünü yönetmek üzere, İstanbul Milletvekili Sayın Şükrü Elekdağ’ı kürsüye davet ediyorum.

Buyurun efendim.

Değerli konuklar, şimdi de Prof. Dr. Sayın Justin Mc Carthy’yi konuşmasını yapmak ve ardından sorularınızı cevaplandırmak üzere, kürsüye davet ediyorum.

Buyurun efendim. (Alkışlar)

PROF. DR. JUSTİN MC CARTHY - Çok teşekkürler bu güzel tanıtıcı sözlerinizden dolayı.

Sayın Başkan Arınç, Sayın Başkan Baykal, Sayın Devlet Bakanı Şahin, Sayın Dışişleri Bakanı Gül, Sayın Devlet Bakanı Aydın, Sayın Adalet Bakanı Çiçek ve Sayın Millî Savunma Bakanı Gönül, sayın parlamenterler, meslektaşlarım, dostlarım.

Aslında, Türkler ile Ermeniler arasındaki ihtilafın kaçınılmaz olduğu söylenemez. Aslında, iki halkın dost olması gerekirdi. Birinci Dünya Savaşı başladığında, Ermeniler ve Türkler, 800 yıldan beri bir arada yaşıyorlardı. Anadolu ve Avrupa Ermenileri, 400 yıldan beri Osmanlı tebasıydılar. Tabiî ki, bu yüzyıllar boyunca sorunlar vardı; ama, bu sorunların sebepleri Osmanlı İmparatorluğuna saldıranlar ve neticede bu İmparatorluğu yıkanlardı. Tabiî ki, İmparatorluk bunlardan çok zarardide oldu; fakat, en fazla Türkler ve Müslümanlar zarardide oldular. Ekonomik ve sosyal standartlar dikkate alındığında, Ermenilerin Osmanlı hükümranlığı zamanında son derece olumlu bir hayatları oldu. 19 uncu Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Ermeniler Müslümanlardan çok daha eğitilmiş ve zengindi. Ermeniler, çok ağır çalışırlardı, doğrudur; ama, yine de Avrupalılar ve Amerikalıların da etkileri yadısınamaz.

Avrupalı tacirler, Osmanlı Hıristiyanlarını mümessil olarak kullanırlar ve tabiî ki, onlara eğitim imkânları sağlarlardı ve ayrıca, Amerikalıların Türklere değil, Ermenilere sağladığı özel eğitim imkânları da vardı. Ermeniler bu durumda yaşarken, Müslümanlar, modern tarihte rastlanan en büyük acıları yaşıyorlardı. 19 Yüzyıl ve 20 nci Yüzyılın ilk dönemlerinde Boşnaklar Sırplar tarafından katliama uğradılar. Ruslar, Çerkezleri öldürdüler ve yurtlarından ettiler. Aynı şey Abhazlar, Lazlar için geçerli oldu. Aynı zamanda, Türklere karşı Rusların, Bulgarların, Yunanların ve Sırpların saldırıları da devam etti. Bütün bu Müslüman acıları sırasında, Osmanlı Ermenilerinin durumu iyileşmeye devam etti. Eşit haklar Hıristiyanlara ve Yahudilere tanınmıştı. Yasa önünde ve gerçekte eşit vatandaşlardı. Hıristiyanlar hükümette görev aldılar, büyükelçi oldular, hazineden sorumlu oldular, hatta dışişleri bakanlığı görevine bile getirildiler. Çoğu açıdan bakıldığında, Hıristiyanların hakları Müslümanlardan daha fazla idi; çünkü, devlette daha güçlüydüler. Avrupalılar, Hıristiyanlar içinde özel muamele talep ediyorlardı ve bunu da alıyorlardı. Müslümanların böyle avantajları yoktu.

İşte, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklandığı ortam buydu. Yüzyıllar boyunca devam eden barış, ekonomik üstünlük, sürekli iyileşen siyasî koşullar, aslında bütün bunlar ayaklanma için bir neden olamazdı; ancak, 19 uncu Yüzyıl, bir Ermeni ayaklanmasının başını vurguladı ve daha sonra, her iki taraf için de felaketle sonuçlanacak sonuca kadar gitti.

Peki, Ermenileri Türklere karşı kışkırtan şey neydi? Her şeyden önce, Ruslardı. Hıristiyanların ve Müslümanların birlikte barış içinde yaşadıkları dönemler, Rusların Kafkasların, Müslüman topraklarını işgaline kadar devam etti. Ermenilerin çoğu, bu olayda tarafsız kaldılar; ama, bazıları da Rusların yanında yer aldı. Ermeniler casusluk yaptılar Rus askerleri için. Ruslar, Erivan’ı ele geçirdiler 1828 yılında ve Türkleri buradan sınırdışı ettiler, Türk topraklarını vergisiz olarak Ermenilere verdiler. Ruslar biliyorlardı ki, eğer Türkler bu topraklarda kalacak olurlarsa, daima işgal kuvvetlerine karşı düşman olacaklardı. Onun için, onların, bir dost halka, Ermenilere ihtiyacı vardı.

 

 

Müslümanların ilk zorunlu sürgünü Birinci Dünya Savaşının ilk günlerine kadar devam etti. 300 000 Kırım Tatarı 1,2 milyon Çerkez ve Abhaz, 40 000 Laz, 70 000 Türk. Ruslar Anadolu’yu 1877-1878 savaşı sırasında işgal etmişlerdi ve bir kez daha, Ermeniler Rusların tarafına geçtiler, rehberlik yaptılar, casusluk yaptılar ve Ermeniler, işgal altındaki topraklarda polis gücü görevini üstlendiler ve Türk Halka eziyet ettiler. 1878 Barış Anlaşması sonucunda, Kuzeydoğu Anadolu yeniden Osmanlılara verildi ve Ermenilerin çoğu Ruslarla kaçtılar; çünkü, Türklerin intikam alacağından korkuyorlardı. Halbuki, Türkler intikam filan almadılar.

Hem Müslümanlar hem de Ermeniler, bu Rus işgallerini gayet iyi hatırlarlar. Ermeniler, tabiî ki, Rusların galibiyetlerinden daha fazla yarar görecekti, serbest ve ücretsiz topraklara kavuşacaklardı, Müslümanlardan çalınmış olsa bile. Osmanlı Ermenilerinin ayaklanması, tabiî ki, Rusya’nın koruması altında gerçekleşti. Ruslar, onlara hem insan yönünden hem de silah yönünden takviyede bulundular. Müslümanlar biliyorlardı, Ruslar Ermenilerin koruyucu meleğiydi. Buna karşılık, onlar, Müslümanlar için Moskof olarak, iblis olarak görülüyorlardı ve Ermeniler, görüyorlardı ki, mutlaka Rusların galip gelmesi gerekliydi. İşte, bütün bu olaylar sonucunda, 800 yıllık barışçıl birlikte yaşam sona ermiş oldu.

Rus Ermeniler Doğu Anadolu’ya milliyetçi ideolojiyi getirdikten sonradır ki, Ermeni ayaklanması Osmanlı Devletine karşı gerçek bir tehdit altına geldi. Tabiî ki, başkaları vardı Ermeni ayaklanmasına yol açan; Hınçak Devrimci Partisi, Hınçaklar olarak bilinenler, Cenevre’de, İsviçre’de 1887’de kurulmuşlardı ve bunlar, Rus Ermeniler tarafından kurulmuştu. İkinci grup ise, Ermeni Devrimci Federasyonu, yani Taşnaklardı. Bu da Tiflis’te, 1890’da kurulmuştu, her ikisi de Marksistti ve yöntemleri şiddete dayanıyordu. Hınçak ve Taşnak parti manifestolarında Osmanlı İmparatorluğuna karşı silahlı bir ayaklanma öngörülmekteydi ve her iki grup, milliyetçi olmakla birlikte, aynı felsefeyi paylaşıyorlardı. Bu nedenle de, Bulgaristan, Makedonya ve Yunanistan’daki milliyetçi ihtilalcilerden farklıydılar. Yunanistan ve Bulgar devrimcilerinin aksine olarak, Ermenilerin demografik bir sorunu vardı. Yunanistan’da nüfusun çoğunluğu Yunanlıydı, Bulgaristan’da da nüfusun çoğunluğu Bulgardı. Buna karşılık, Ermenilerin ayaklandığı bölgelerde Ermeniler küçük bir azınlıktı. Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı yer olarak bilinen bölgeler, yani 6 vilayette, Sivas, Mamüratülaziz, yani bugünkü Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Erzurum’da Ermeni nüfusu sadece yüzde 17’lik bir paya sahipti, yüzde 78 nüfus Müslümandı ve bu nedenle, orada yaşayan Müslümanları mutlaka oradan sürmeleri gerekiyordu. Bu ihtilalcilerin niyetlerinden şüphesi olanlar, oradaki olaylara bakmakla yetinebilirler. Van İli Valisinin katliamı, özellikle de II. Abdülhamit’e karşı suikast girişimi, polis şeflerinin öldürülmesi, bütün bunlar, Osmanlı Devletine karşı açılmış bir savaştı.

1890’lar başladığında, Rus-Ermeni ihtilalcileri Osmanlı İmparatorluğuna sızmaya başladılar, silah, mühimmat, dinamit sızdırdılar. Van, Erzurum, Bitlis gibi iyi savunulmayan bölgeleri… Şu haritada gördüğünüz yerlerdir buraları. Osmanlılar, bunlara karşı mücadele edemedi; çünkü, malî sorunlar yaşıyorlardı. Osmanlılar, 1877-1878 Savaşının feci kayıplarının, yıkımı altındaydı, kapitülasyonların yükünü taşıyorlardı ve Osmanlılar iyi ekonomist değildi. Bunun sonucunda, bu ihtilalcilerle mücadele etmek için gerekli olan yeni polis ve askerî birlikleri destekleyecek para yoktu, Kürt boylarını kontrol edecek de imkân yoktu. Bu nedenle, askerlere ve jandarmalara yeterli kaynak aktarılamıyordu.

En başarılı ihtilalciler Taşnaklardı,. Rusya’dan gelen Taşnaklar, ihtilal liderleriydi. Onlar, Anadolu Ermenilerini ihtilalci askerlere dönüştürdüler. Bu, aslında kolay olmadı; çünkü, işin başında, Osmanlı Ermenilerinin ayaklanma gibi bir niyetleri yoktu. Onlar, barış ve güveni tercih ediyorlardı ve o dinsiz, sosyalist ihtilalcileri hiç tasvip etmiyorlardı ve onların bir üstünlükleri vardı; ama, neticede, terörizm, doğunun Ermenilerini devlete karşı çevirdi. Ermenilerin hükümete karşı gelmelerinin en önemli nedeni korku oldu. Ermeniler, ihtilalciye dönüştürülmeden önce, evvela onların geleneksel olarak cemaatlerine ve kiliselerine olan sadakatinin yıkılması gerekiyordu. Bu nedenle, ihtilalciler, en büyük tehdidin kiliseden geleceğini düşündüler. Taşnak Partisi, her şeyden önce kiliseyi kontrolü altına aldı ve din adamlarının çoğu, ateist Taşnakları desteklemiyordu. Bu nedenle, şiddete başvuruldu. Ne yaptı Taşnaklar; din adamları öldürüldü köylerinde, kentlerinde. Suçları neydi; Osmanlıya karşı sadık olmak. Ermeni Piskoposu Gogos Van’da öldürüldü. Yine, onun da suçu Osmanlıya sadakat idi. Taşnaklar, İstanbul’daki Ermeni Piskoposu Malakya Ormanyan’ı öldürdüler. Neden; çünkü, o da ihtilalcilere karşıydı. Van’daki Akdamar Kilisesinin din adamı olan Ahsen de Ermeniler tarafından öldürüldü. O da, Osmanlı yanlısı olmakla suçlanıyordu; ama, en önemlisi, Taşnaklar, Ermeni eğitim sistemini ele geçirmeye çalışıyorlardı. Arman Manukyan adlı hiçbir dinî inancı olmayan bir kişi, Ermeni dinî lideri olarak bölgede kabul edildi. Aslında, onun en ufak bir dinî kimliği yoktu; amacı devrimi yaymaktı; çünkü, devrimcilerin sadakati kiliselerine bile değil, sadece ve sadece devrimlerineydi.

İhtilalcilere diğer bir tehdit Ermeni tacir sınıfıydı; çünkü, onlar hükümeti destekliyorlardı, barış ve asayiş yanlısıydılar, iş yapmak istiyorlardı. Ermeni cemaatinin gerçek, laik liderleriydi ve onların da susturulması gerekiyordu. Hükümeti destekleyenler, örneğin Van Belediye Başkanı Bedros Kapamacıyan ve Gevaş Kaymakamı Armarak öldürüldü. Bununla birlikte, Ermeniler, Ermeni polis şefleri ve hükümetin Ermeni danışmanları öldürüldü. Ancak, çok çok cesur olan Ermeniler hükümeti desteklemeye devam ettiler. Taşnak tacirleri aynı zamanda para kaynağı olarak da görüyorlardı. Tacirler, tabiî ki, gönüllü olarak para vermediler; ama, haraca başvuruldu ve ilk haraçlar 1895’te Erzurum’da ortaya çıktı. Bu kampanya 1901’de ciddîyete kavuştu ve bundan sonra haraçtan elde edilen fonlar Taşnak Partisinin resmî politikası haline geldi. Bu kampanya hem Rusya’da hem Balkanlarda hem de Osmanlı İmparatorluğunda yürütüldü. En önemli Ermeni tacirlerinden biri olan İshak Zamharyan haraç vermeyi reddetti ve Taşnakları polise şikâyet etti; Ermeni kilisesinde öldürülerek cezalandırıldı, diğerleri de, tabiî para vermeyenler, haraç vermeyenler öldürüldü. Ondan sonra tacirler de haraç vermeye başladılar. 1902’den 1904’e kadar olan dönemde bu haraç kampanyasından sağlanan para 8 milyon doları aşmıştı. Bu kadar kısa bir zamanda Taşnak komitesi muazzam bir gelire sahip olmuştu. Bu, Osmanlı İmparatorluğunda 1895-1914 yılları arasında alınan gelirlerin çok çok üstündeydi. Tabiî ki, tacirler, hükümete de vergi ödeyemez hale gelmişlerdi. Hükümet onların peşine düştüğünde diyorlardı ki, biz vergimizi ödedik; ama, ihtilalcilere. Sadece hükümet, bizi, eğer ihtilalcilere karşı korursa, biz, devlete vergimizi ödeyebiliriz diyorlardı. Ama, bunların durumu da Doğu Anadolu’da, İzmir’de Kilikya’da kötüleşmeye devam etti.

Ermeni halkı hiçbir şekilde haraçtan kurtulamadı. Zorunlu olarak ihtilalcileri beslemek ve onlara yardım, yataklık etmek zorundaydılar. Bu nedenle, İngiliz Konsolosu Elliot’un belirttiğine göre, bu devrimciler, Taşnaklar, Hıristiyan köylerinde en iyi koşullarda yaşıyorlardı; genç kadınları kendilerine alıyorlardı ve kendilerine karşı gelenleri de soğukkanlılıkla öldürüyorlardı. Bu durumda köylüler, isteseler de istemeseler de asi askerlere dönüştürüldüler; çünkü, eğer, Türklere karşı savaşacaklarsa bir yandan da silaha ihtiyaçları vardı. Devrimciler onlara Rusya’dan silah taşıdı.

Yine, İngiliz Konsolosu Seal bunları şöyle anlatıyor: Bir ajan belli bir köye geldiğinde köylülere mavzer silahları almalarını önerir. Köylü der ki, param yok, alamam. O zaman, öküzünü sat der ajan. O zaman, ne yapayım, hasat yaklaşıyor; ben neyle hasadımı yapayım dediğinde, ajan, çeker, köylünün öküzünü vurur, ondan sonra da çeker gider. İşte, asilerin ilk olarak silah almaya köylüyü zorladıklarında askerî bir örgüt gibi bir niyetleri yoktu. Köylülerden iki misli para alıyorlardı. 50 paundluk bir silahı 10 paunda satıyorlardı ve dolayısıyla onlar da bu satışlardan kâr ediyorlardı. Bundan en fazla zarar görenler köylüler oldu. İsyancıların, devrimcilerin en temel politikası Ermenilerin yaşamlarının sömürülmesiydi. Kürt boyları bile onların köylerinin, tabiî ki masum Ermeni köylerine onlar çekildikleri takdirde saldıracaklarını biliyorlardı. İhtilalciler kaçıyorlar ve Ermenileri ölüme bırakıyorlardı. Avrupalılar bile Ermenilerin dostu olarak bütün bu olayları gayet güzel görebiliyorlardı. Konsolonsy 1917’de şöyle yazmıştı: Ülkeyi gezdim, gördüm ve Taşnak komitesinin etkisini, özellikle Türkiye’nin bu bölümünde gözlerimle gördüm. Gözardı etmek mümkün değil, Ermeni siyasî örgütünün olmadığı yerlerde ve bunların gelişmemiş olduğu yerlerde Ermeniler büyük bir uyum halinde Türkler ve Kürtlerle yaşıyor.

 

 

 

 

İngiliz diplomat, doğudaki huzursuzluğun esas nedeninin Ermeni isyancılar olduğunu haklı olarak görmüştü. Taşnaklar olmasaydı Türkler ve Ermeniler barış içinde yaşayacaklardı. Osmanlı hükümeti de bunun böyle olduğunu biliyordu. Peki Osmanlılar neden buna tahammül ettiler, neden bu isyancıların üstüne gitmediler. Osmanlının bu tepki göstermemesini anlamak mümkün değil; çünkü, düşünün bir ülke, yabancı bir ülkeden isyancılar geliyor, kendi ülkelerinde isyan örgütlüyor, yabancı ülkeden silah ve mühimmatı taşıyor ve hükümete, halka karşı ayaklanma örgütlüyor. Bu radikal güçler açıkça söylüyorlar ki, halkın çoğunluğu iktidara gelmeyecek, insanları öldürüyorlar, terörize ediyorlar, davalarına katılmaya zorluyorlar, hükümet yetkililerini katlediyorlar, kasten katlediyorlar, çoğunluğun mensuplarını  öldürüyorlar. Bilinçli olarak yapıyorlar bunları; binlerce silahı yığıyorlar, isyan olduğunda kullanılsın diye. İsyana kalkışıyorlar, sindiriliyorlar, bir daha isyan ediyorlar ve dolayısıyla, bütün bunlardan en iyi yararlanan geldikleri ülke; bütün bunları örgütleyen üstlerinin bulunduğu ülke. Hangi ülke bunu tolore eder, hangi ülke bu gibi isyancıları hapse atmaz, hatta asmaz, hangi ülke bunların böyle serbestçe hareket etmesine izin verir; ama, Osmanlı İmparatorluğu, işte buna izin verdi...

Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni isyancılar açıkça hareket edebiliyorlardı, binlerce silahı depoluyorlardı, Müslüman ve Ermenileri öldürüyorlardı, katlediliyorlardı, yetkilileri öldürüyorlardı ve bu eylemlerden tek yararlanan vardı o da Rusya; yani, örgütlendikleri, liderlerinin geldiği ülke olan Rusya. Peki, nasıl oldu da bu mümkün oldu; Osmanlılar korkak değildiler, Osmanlılar aptal da değil di, isyancıların ne yaptığını gayet iyi biliyorlardı. Osmanlılar, Ermeni isyancılara tahammül gösterdiler; çünkü, başka çareleri yoktu.

Şunu hatırlamamız gerekir ki, Osmanlı İmparatorluğunun mevcudiyeti tehdit altındaydı, Sırbistan, Bosna, Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan Avrupalıların müdahaleleri nedeniyle zaten kaybedilmişti. Avrupalılar, Osmanlı İmparatorluğunu 1878’de bölmeye karar vermişlerdi ve 1890’da bunu, bu planı yürürlüğe koydular. Sadece Rusya’dan korkuyordu Avrupalılar. İşte, Ermeni isyancıları da bunu istiyorlardı. Osmanlıların Ermeni isyancılarını hapse atmalarını ve idam etmelerini bekliyorlardı. Bu durumda Avrupa’daki gazeteciler masum Ermenilerin öldürüldüğü haberlerini yayacaklar ve Ermenilerin siyasî özgürlüğünün olmadığını yazacaklardı. Müslümanların Ermeni provakasyonuna ve saldırılarına Ermenileri öldürerek tepki vermesini istiyorlardı. Avrupa gazeteleri ölen Müslümanları değil, ölen Ermenileri haber yapacaktı ve bu nedenle, kamuoyu bu şekilde İngiliz ve Fransızların Rusya’yla işbirliği yaparak imparatorluğu çökertmesine imkân sağlanacaktı.

Avrupa’daki pek çok politikacı, Blakston gibi kişiler bile Türklere karşı önyargılıydılar. Bunun sonucunda, Osmanlıların doğru olarak girişimde bulunup isyancıları bastırmaları neredeyse mümkün değildi. Avrupalılar, Osmanlılardan belli eylemlerini ihtilalcilerin tolore etmelerini bekliyorlardı, kendileri olsa bunu yapmazlardı. Taşnaklar Osmanlı Bankasına girdiklerinde Avrupalılar bunların serbest bırakılmasını sağladılar, aynı şey Sultan Abdülhamit’e karşı suikast girişiminde oldu. Pek çok isyancı mahkeme tarafından serbest bırakıldı; çünkü, Avrupalılar bunları bekliyordu ve onların affedilmesini istiyorlardı; hatta, bu isyancıları ve katilleri serbest bırakmadıkları takdirde Sultanı bile tehdit edecek durumdaydı Avrupalılar. Bir Rus konsolosu, Van’da resmen Ermeni isyancıları açık seçik askerî eğitime tabi tutmuştu. Bu durumda Osmanlıların yapacak hiçbir şeyi yoktu. Osmanlılara burada acıyabiliriz sadece; çünkü, biliyorlardı, eğer iktidarları yeterli olsaydı ve bunu yapmış olsalardı bunun sonucunda devletleri sona erecekti.

Osmanlıların hem doğuda hem de Birinci Dünya Savaşında savaşı kaybetmelerinin iki nedeni vardı. Bir tanesi, Enver Paşanın Sarıkamış’taki o feci saldırısıydı. Enver Paşanın Aralık 1914’teki saldırısı her açıdan felaketti, orada 95 000 Türk birliğinden 75 000’i öldü. İkinci faktör ise, Ermeni ayaklanmasıydı, ki, bizim asıl konumuz bu ikincisi.

Birinci Dünya Savaşı tehditleri ortaya çıktığında ve Osmanlı ordusu seferberliğe girdiğinde Ermenilerin aslında askere yazılmaları gerekiyordu. Osmanlı ordusu, Hopa, Erzurum, Hınıs, Van bölgesinden hiçbir Ermeninin çağrıya cevap vererek askere katılmadığını gördü ve katılanlar da daha sonra firar ettiler. İşte, bu firariler bölgesinde yer alan Ermeni gençleri eğer Osmanlı ordusuna katılmış olsalar idi 50 000 ilave birlik demek olacak ve belki de Sarıkamış’taki yenilgi olmayacaktı.

Hopa, Erzurum, Hınıs, Van Ermenileri hiçbir şekilde savaşmadılar. Halbuki, onlar çeteler kurdular, eşkıya çeteleri kurdular, aynı zamanda Kilikya’nın isyancıları da orduya katılmadılar. Yunan adalarına, Mısır’a, Kıbrıs’a kaçan Ermeniler de orduya katılmadılar. Bu Ermeniler aslında bir orduya katıldılar; ama, o ordu Osmanlıların düşmanı olan orduydu. Kendi topraklarını savunmadılar, kendi topraklarına saldırdılar.

Doğu Anadolu’da Ermeniler, çeteler kurarak hükümetlerine karşı gerilla savaşı başlattılar; diğerleri Rus ordusuyla geri dönmek üzere kaçtılar ve Rus işgal güçlerinde birlikler oluşturdular. İşte, bunlar Osmanlıya karşı ve Müslüman halka karşı en büyük tehdidi oluşturdular. Çoğu zaman denilmiştir ki Ermeni milliyetçiler tarafından, Osmanlının tehcir emrinin asıl nedeni Ermeni ayaklanması değildi. Onlar bilmiyorlar, bu Tehcir Yasası Mayıs 1915’te kabul edildi. O tarihte Ermeniler Van Kentini ele geçirdiler. Bu mantığa göre, Osmanlıların tehcire bundan önce başlamış olması gerekirdi; yani, Ermeni ayaklanması tehcirin bir nedeni olamaz. Gerçekten de Osmanlı, bu tehcir imkânını Mayıs 1915’ten önce düşünmeye başlamıştı; ama, doğru olmayan şey şu: Mayıs 1915’in Ermeni isyanının başlangıç tarihi olması. Bu isyan çok daha önceden başlamıştı. Avrupalı gözlemciler gayet iyi biliyorlar ki, 1914 öncesinde Ermeniler Ruslara katılacaktı savaş durumunda. 1908’de İngiliz Konsolosu Dickson şöyle yazmıştı: Ermeni ihtilalcileri Van ve Salmas’ta, yani İran’da savaş halinde Ruslarla birlikte Türkiye’ye karşı savaşacaklarını söylemektedirler. Ruslar tarafından yardım edilmeseler onlar 3 500 kişilik bir orduyu bir araya getirebilirler. İngiliz diplomatik kaynakları 1913’te savaş hazırlıkları olduğunu bildirmişti. Ermeni ihtilalci grupları bir araya gelerek Osmanlıya karşı çabalarını koordine ettiğini bildiriyordu; ayrıca, Ermenilerin Rus makamlarla toplantı yaptıklarını bile söylüyorlardı. Taşnak lideri Ramyan Tiflis’e giderek Rus makamlarıyla görüşmüştü. İngilizler, aynı zamanda Ermenilerin artık her türlü sadakat görüntüsünden de vazgeçtiğini belirtmiştir ve bugün Ermeni vilayetlerinin Rusya tarafından işgalini olumlu karşıladıklarını da söylemektedirler demiştir.

Taşnak liderleri bile, Taşnakların, Rusların müttefiki olduğunu söylemektedirler Taşnak Kacasuni. Ermeni Cumhuriyeti Başbakanı olan kişi, Partisinin Rusya’yla ittifaka gireceğini savaş öncesinde planladığını belirtmiştir.

1910’dan bu yana, istilacılar, Doğu Anadolu’da el kitapçıkları yayıyorlardı, Ermeni köylerine nasıl saldırılacak, nasıl Müslüman köylere saldırı düzenlenecek, gerilla savaşı nasıl yapılacak.

Savaştan önce Osmanlı askeri istihbaratı, Taşnak planlarını ele geçirmişti. Bunların, önce  Osmanlı Devletine sadakatini ilan edeceklerini ama ondan sonra da Rus ordusuna katılacaklarını biliyorlardı.

Ermeniler, Osmanlıların mağlubiyeti halinde hiç bir şey yapmayacaklarını biliyorlardı ve Osmanlılar, geri çekilmeye başladıklarında, Ermenilerin de Ruslarla birlikte onlara saldıracaklarını biliyorlardı. Aynen de böyle oldu zaten, bu istihbarat doğruydu. Ruslar, Taşnaklara 2,4 milyon Ruble vererek, onları Osmanlı Ermenilerine karşı silahlandırdı. Aynı zamanda 1914 Eylülünde  Kafkaslar ve İran’daki Ermenilere de silah vermeye başladılar. Yani, zorunlu göç başlamadan önce, Ermeni saldırıları Osmanlı askerlerine karşı başlamıştı ve kaçaklar da, firari çeteleri kurmuşlardı.

Bunlar, askere almak için gelen memurlara, vergi tahsildarlarına, jandarma karakollarına ve bu yollarlardaki Müslümanlara saldırdılar. Aralık ayı geldiğinde, Van Vilayetinde genel bir ayaklanma gerçekleşmişti. Yollar ve telgraf telleri kesildi, jandarma karakollarına saldırıldı, Müslüman köyleri yakıldı ve köylüler öldürüldü.  Bu isyan kısa süre içinde yayıldı. Aralık ayında Kotur Geçidi yakınlarında Osmanlılar İran’dan gelecek olan Rusya işgaline karşı savunma yaparken, büyük bir Ermeni silahlı grubu Osmanlı ordusunda 400 Osmanlı askerinin ölmesiyle sonuçlanan bir saldırı gerçekleştirdi ve ordunun Saraya çekilmesine sebep oldu.

Bu saldırılar yalnızca Van’da gerçekleşmedi; Erzurum Valisi Tahsin yazdığı mektupta, Ermeni saldırılarını bastıramadığını ve bu vilayette artık askerlerin tutulamadığını ve cepheden geri gönderilmeleri gerektiğini  bildirmişti.

 

 

Şubat ayı geldiğinde saldırı haberleri bütün doğudan gelmeye başlamıştı. Muş yakınlarında 2 saatlik bir saldırı, Abak yakınlarında 8 saatlik bir saldırı gerçekleşti,  1000 Ermeni Timar yakınlarında bir saldırı gerçekleştirmiş ve  Sivas, Erzurum, Adana, Diyarbakır, Bitlis ve Van Vilayetlerinde Ermeni çeteleri baskınlar yapmıştı.  Telgraf telleri, Osmanlı şehirleri ile Batı’yı birbirine bağlayan telgraf telleri kesilmiş, tamir edilmiş, ondan sonra tekrar kesilmişti. İkmal konvoylarına saldırılıyor, aynı zamanda yaralı askerlerin nakledildiği konvoylar da saldırıya uğruyordu. Jandarma ve asker birlikleri, telgraf tellerini tamir etmek ya da ikmal konvoylarına destek vermek için gönderildiklerinde bunlar da saldırıya uğruyorlardı.

Bu sorunun ne kadar büyük olduğunu göstermek için şunu söylemek yeterli: Nisan ortalarında büyük bir jandarma bölüğü Hakkari’den Çatak’a doğru gönderildi. Buradaki isyanı bastıracaklardı. Fakat, bu bölük Ermeni savunmasını aşarak bu görevi yerine getiremedi.

Çok dikkatli yapılan hazırlıklardan sonra, Ermeniler, Van Vilayetinde bir ayaklanma gerçekleştirdiler. 20 Nisanda çok iyi silahlanmış Ermeni birlikleri, çoğu asker üniforması giymişti, şehrin yönetimini ele geçirdi ve Osmanlı güçlerini kaleye sıkıştırdı. Sonunda isyancılar kentin büyük kısmını yaktılar, binaları yaktılar; fakat, Osmanlıların kalede kullandıkları toplardan iki tanesi kalmıştı. Erzurum ve İran cephelerinden buraya birlik gönderildi; fakat, Van’ı kurtaramadılar.

Ruslar ve Ermeniler kuzeyden ve güneybatıdan saldırıya geçmişti. 17 Mayısta Osmanlılar kaleyi boşaltmak zorunda kaldılar. Askerler ve siviller Van Gölü çevresinde mücadeleye devam ettiler. Bazıları Van’a gemi ile açıldı; fakat bunlardan yarısı isyancılar tarafından öldürüldü ve Van’daki Müslümanlardan bir kısmı bir süre hayatta kalmayı başardı. Amerikalı misyonerler bunların bakımını üstlenmişti; ancak, kaçamayanların çoğu öldürüldü. Köylüler evlerinde öldürüldüler ya da çevre alanlarda toplanarak Zeve’deki büyük  katliama gönderildiler.

Müslüman ve Ermenilerin ne kadar acı çektiğini çok iyi biliyoruz. Bu gerçekten kanlı bir savaştı. İki halk arasında önemli sayılarda ölümle sonuçlanan bir savaş tarzından söz ediyoruz.

Osmanlılar, Doğuda kontrolü ele geçirdikten sonra Ermeni nüfusu Rusya’ya kaçtı. Burada, açlık çekerek hastalıklar sebebiyle ölenler oldu. Rusya, Van ve Bitlis vilayetlerini tekrar ele geçirdikten sonra Ermenilerin dönmesine izin vermediler ve bunların kuzeyde açlıktan ölmesine göz yumdular. Rusyalılar, bu toprakları kendilerine tutmak istiyorlardı.

Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Sözde ermeni soykırımı

19/4/2008 Kategori: Ermeni Sorunu |

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI

Soykırım (Jenosit) Nedir?
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Roma statüsüne göre soykırımın tanımı 6. maddede yapılmaktadır. Bu maddeye göre soykırım, bir milletin, etnik, dini bir grubun veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek amaçlı yapılan aşağıdaki davranışlardır:
(a) Grup üyelerini öldürmek;
(b) Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;
(c) Grup üyelerinin yaşam şartlarına, grubu fiziksel olarak yok etme amaçlı zarar vermek;
(d) Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek
(e) Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek

Soykırım; “ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesi”dir. Bu suç, direkt olarak bir hükümet tarafından veya onun rıza göstermesi ile işlenebilir.
Birleşmiş Milletler'in 1948 tarihli Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, belirli bir insan topluluğunun; milliyeti, ırkı, etnik kökeni veya dini dolayısıyla yok edilmesi niyetinin bulunması gerekir.

Soykırım dendiği zaman Nazilerin, Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım akla gelir. 1939-1945 yılları arasında 5-6 milyon Yahudi, 3 milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, birer milyondan fazla Polonya ve Yugoslavya sivil halkı, 200.000 civarında Çingene ve 70.000 özürlü insanın canına kıyılmıştır. İşte soykırım budur.
Bunlara ilave olarak, Birleşmiş Milletler'in önleyici yönde sözleşmesi olmasına rağmen, modern çağda da sayısız soykırım olayı görülmüştür.
Örneğin, bizzat olayın içinde yer alan 2 emekli Fransız generalin Le Monde’da yayınlanan itiraflarına göre; Fransızlar 1954-1962 yılları arasında Cezayir’de en az 1 milyon Cezayirliyi katletmiş, 1965-1966 yıllarında Endonezya ordusu bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmüş, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya'da Kızıl Kmerler 1.7 milyon Kamboçyalı'yı katletmiş, 1994'de Ruanda'da 500.000 Tutsi, Hutular tarafından öldürülmüş ve nihayet 1991'den sonra Bosna-Hersek ile Kosova'da binlerce Müslüman Sırp vahşetine maruz kalmıştır.

Amaç Ne?
Aslında Ermeniler, geçmişte hakimiyeti altında yaşadıkları devletlere ihanetlerinden dolayı bir çok kez buna benzer göç hareketlerine tabi tutulmuşlardır. Sasaniler 379'larda 70.000 Ermeni’yi İran'a, Bizanslılar 1025'lerde Doğu Anadolu'daki 40.000 Ermeni'yi Sivas ve Kayseri'ye, Memluklar 1250'lerde 10.000 kadar Ermeni'yi Mısır'a, 1743'de İranlılar 24.000 Ermeni'yi İran içlerine ve 1777'de Kırım'ı işgal eden Ruslar bölgedeki binlerce Ermeni'yi steplere sürmüştür.
Tarih boyunca sayısız göç ve sürgün olayına maruz kalan Ermeniler, bunların hiç birini gündeme getirmeden, sadece 1915'te Osmanlı devleti tarafından son derece haklı gerekçelerle yer değiştirmeye tabi tutulmalarını sözde soykırım adı ile sorun haline getirmeye çalışmaktadırlar. Bu tavır, maksatlı ve Türkiye'nin bütünlüğünü bozmaya yönelik politikaların bir ürünüdür. Bazı ülkelerin, Afrika ve Balkanlarda yaşanmakta olan gerçek anlamdaki soykırım hareketlerine seyirci kalarak, sözde Ermeni soykırımı iddialarına ve yalanlarına destek vermeleri de bunun en açık göstergesidir.
Bugün bizleri “Türkiye’de düşünceyi açıklama hürriyeti yok “diye eleştiren bazı Avrupalı ülkelerin, kendi ülkelerinde “ Ermeni soykırımı yoktur “ diye açıklama yaparak düşüncelerini belirtmeyi suç sayarak para ve hapis cezaları vermeleri nasıl açıklanabilir?

Süreç Nasıl başladı?
1915 tehcir olayının nasıl bir süreç sonucunda gerçekleştiğini iyi anlamak lazım. Milliyetçi Ermeni çetesi Taşnak'ın Sultan Abdülhamid devrinde İmparatorluğa karşı ayaklanma başlatarak, terör estirdi. 1908'de buna ara verse de I. Dünya Savaşı'nda Osmanlıların Rusya ile savaşmaya başlaması üzerine yeniden harekete geçti "I.Dünya Savaşı" sırasında yaklaşık 25 bin Osmanlı vatandaşı Ermeni gerilla Osmanlı ordusuna karşı savaştı. Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Klikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır. İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsoloslukları'nın sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir. Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya ve isyanlar çıkarılmaya başlanmıştır

SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI

İlk isyan 1890'da Erzurum'da gerçekleşmiştir. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir. 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3.000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir.
Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir.
1919'daki Paris Barış Konferansı'nda da Ermeni temsilcisi Boghos Nubar'ın "Türklerin bize yaptıklarının sebebi, Müttefiklerin amacına gösterdiğimiz sarsılmaz bağlılıktır" sözleri tehcire neyin sebebiyet verdiğinin açık kanıtıdır.

1915 olayları ve Tehcir bir Soykırım mıdır?
"Tehcir", yani zorla yer değiştirme sırasında Doğu Anadolu'dan Suriye içlerine göçürülen bir milyon kadar Ermeni'den bir kısmının yolda öldüğü  bir gerçek. Ama bu ölümler bir "soykırım", yani kasıtlı imha sonucu mu?
Sürülen Ermenilerin çoğunun kıtlığa kurban gittiği biliniyor. Bunu anlatan tarihçilerin çoğunun görmezden geldiği gerçek ise, o sırada zaten tüm Anadolu'nun kıtlıkla pençeleştiği ve yüz binlerce Müslüman'ın (Türk ve Kürt'ün) de açlıktan ve yetersiz beslenmeden öldüğü.1915 yılında ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Morgenthau'nun, imparatorluğun nüfusunun genel durumunun "
feci" olduğu ve "her gün binlerce insanın açlıktan öldüğü" yönünde Washington'a gönderdiği not bunu doğruluyor. Osmanlı ordusundaki askerler de ciddi bir kıtlık ve sefalet yaşamıştır.  "Türk ordusundaki askerlerin bile besinsizlikten öldüğü bir ortamda sürülen Ermenilerin pek bir yiyecek bulamamış olması çok şaşırtıcı değil."

Müslümanlar da öldü
Sürülen Ermenilerin bir diğer büyük ölüm nedeni, salgın hastalıklar. Ancak bu da yine sadece Ermenileri değil, tüm Osmanlı ahalisini vurmuş olan bir felaket. Osmanlı ordusundaki pek çok askerin kolera, dizanteri ve diğer hızlı yayılan salgınlar sonucunda yaşamını yitirdiğini, Danimarkalı misyoner Maria Jacobsen'in 24 Mayıs 1916 tarihli yazısına göre, sadece Malatya'da günde ortalama 100 askerin koleradan öldüğünü vurguluyor. Jacobsen 7 Şubat 1915'te ise şöyle yazmış:
"Askerler açlıktan, pislikten ve hastalıktan ölüyorlar. Çoğunun ayakkabısı ve çorabı bile yok, giysileri birer paçavra."
Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'nda cephede 244 bin asker kaybediyor. Buna ilave olarak, 68 bin kadar asker de, doğru-düzgün tıbbi müdahale ve yardım olmadığı için, cephe sonrasında yaraları yüzünden can veriyor. Dahası, yarım milyon Müslüman sivil de hastalık ve açlıktan ölüyor. Tüm bunlara bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu'nun, "cephede ölen/cephe gerisinde ölen" oranlamasında, savaşa giren ülkeler arasında en kötü durumda olduğu ortaya çıkıyor.

Kısaca I. Dünya Savaşı, Osmanlı ahalisinin tümünü vurmuş bir felaket ve Ermeniler de bundan paylarını almış durumdalar.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Ermeni sorunu hakkında.ararat film değerlendirmesi

19/4/2008 Kategori: Ermeni Sorunu |

“ARARAT” FİLMİ SENARYOSUNDAKİ TARİHSEL OLAYLARIN İNCELENMESİ

                                                                                                                   Şenol KANTARCI*

GİRİŞ

Okuyacağınız yazıyı kaleme alan yazar, bir sanat eleştirmeni değildir. Aslında yazarın bu incelemede ele aldığı senaryo ve bu senaryonun yönetmeni olan Atom Egoyan’ın da, tarih ve tarihçilikle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Böyle olmasına rağmen, Egoyan ve filmi “Ararat” tarih iddiasıyla ortaya çıkmaktadır.

Atom Egoyan tarafından yazılan ve filme çekilen “Ararat” isimli film senaryosunun en çarpıcı noktası, filmin içindeki filmdeki tarihi olayların kaynağının bir Ermeni ya da Türk değil, sözde tarafsız bir Amerikalı misyoner olduğunun işlendiği sahnedir. Bahsi geçen sahnede, filmdeki kahramanlardan birisi olan Rouben’in filmin içerisindeki filmde Amerikalı misyoneri canlandıracak olan Martin’e bir kitap uzatarak:

“Bu kitap senin karakterinin anahtarıdır. Kitap, 1917 yılında Boston’da basılan Clarence Ussher’in gerçek günlüğüdür. Amerikalı bir doktor olan Ussher, bütün olup bitenlere şahit olmuştur

demesidir.

Rouben, bu sahnede ki  konuşmasında:

“Senaryomdaki her sahne bu dokumana (kitaba) dayandırılmıştır. Bu, bir toplumun tamamen yok edildiğini gören bir adamın anlattığı gerçek bir hikayedir...”Diyerek bu karakterin çok önemli olduğunu ve iyi canlandırılması gereğini belirtmiştir.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu sahne, izleyiciler açısından en önemli sahne olacaktır. Zira olaylara tanıklık yapan bir Ermeni ya da Türk değildir. Egoyan’a göre veya Egoyan’ın izleyici üzerinde bırakmak istediği etkiye göre, tarafsız bir şahittir. Zaten filmi önemli kılan da bir Amerikalı’nın hatıratına dayandırılmış olmasıdır.

Atom Egoyan’ın “Ararat” filmine dayanak yaptığı Amerikalı misyonerin ne amaçla Türkiye’de Van’da olduğunu, ne için gönderildiğini ve bölgede ne tür faaliyetler içerisinde olduğunu araştırmadan ve  bu misyonerin Türklere  ve Ermenilere  olan bakış açısını ortaya koymadan “Ararat” filmi hakkında  yapılacak her türlü değerlendirme eksik  olacaktır.

Araştırılmadığı takdirde  ortaya çıkacak olan diğer bir eksik nokta da 1914-1916 yılları arasında Van’da cereyan eden Ermeni isyanının ve akabinde çıkan savaşın incelenmesi olacaktır.

İncelenecek olan diğer hususlar ise bu tarihlerde bizzat bölgede görev yapan diğer kişilerin hatıratlarının okunması ve karşılaştırılması olacaktır.

İncelemede ilk olarak yapılan Egoyan’a ait Ararat senaryosunun okunması olmuştur. İkinci adım olarak Egoyan’ın senaryosunda bahsettiği 1917 yılında Boston’da basılan Dr. Clarence D. Ussher’in ve bayan Grace H. Knapp’ın birlikte kaleme aldıkları ve bu senaryoda bahsi geçen “An American Physıcıan ın Turkey” isimli kitabının okunması olmuştur.

Bu aşamadan sonra konuyla ilgili yine bu bölgede Amerikan misyoneri olarak çalışmış Dr. Ussher’in mesai arkadaşları olan Bayan Knapp ve Y. A. Rushdouni’nin hatıratları okunmuştur. Adı geçen hatıratların yanı sıra İsviçreli misyoner Safrastian ve Bayan Gazarian’ın olayı anlatan raporları, bunlara ilave olarak Almanların tavsiyesiyle Türk ordusuna gönüllü sıfatıyla gelmiş ve Birinci Dünya Savaşı bitinceye kadar Türk ordusunda görev yapmış, Van’daki olaylar sırasında Van Vali Vekili Cevdet Bey’in yanında  Türk ordusuna komuta etmiş olan, hatıratından istihbaratçılığı muhtemel, Hıristiyan fanatiği olduğu anlaşılan  Venezuellalı Rafael de Nögales’in yazmış olduğu hatırat okunmuştur. Son olarak ise yukarıdakilere ilaveten birçok yerli yabancı hatırat ve dönemle ilgili resmi yazışmalar  okunarak bir değerlendirme yapılmıştır.

Atom Egoyan’ın senaryosunda dayanak olarak gösterdiği Amerikalı misyoner Dr. Clarence D. Ussher ve kitabı “An American Physician in Turkey”in analizini yapmak için Amerikalı misyonerlerin Anadolu’daki çalışmalarının tetkik eden kısa bir inceleme yapmakta yarar vardır.

1. SENARYOYA KONU EDİLEN TARİHİ OLAYLAR

                                    1. 1.  ABD’NİN DOĞUYA YÖNELMESİ

18. yüzyılın sonlarına doğru bağımsızlığını kazanan genç Amerikan devletinin istikbali, ticaretteydi. Amerikan ticareti Baltık, Levant (Orta Doğu) ve Uzak Doğu olmak üzere başlıca üç yönde gelişebilirdi. Ancak bu gelişme yollarının üzerinde bazı engeller, denizcilerin diliyle bazı mayınlar bulunmakta idi. Bu mayınlardan kurtulmak için Amerika’nın donanmaya ihtiyacı vardı. Aslında donanma, işin “yüzü sert ve soğuk” yanıydı. Bir de “yüzü sıcak”, sempatik ve insancıl olan bir mekanizmaya ihtiyaç vardı. Zira, Akdeniz’de dolaştırılacak bir fırkateynin yıllık masrafı 80.000 dolarken, bir misyoner ailenin yıllık gideri 1000 doları dahi bulmuyordu.<

ABD’nin Osmanlı Devleti ile ilişkileri bu genç ülkenin kârlı bir dış ticaret  yapma ihtiyacından doğdu ancak bununla da sınırlı kalmadı. XIX. yüzyılın ilk yarısında başta tacirler ve denizciler olmak üzere misyonerler, mucitler, mühendisler, zanaatkârlar, bilim adamları, maceracılar ve hatta serseriler dahi Levant’ın yolunu tuttular. Bu sayılanların içerisinde, etkileri itibariyle en kalıcı olanı elbette ki misyonerler oldu. Bahsi geçen kalıcı etkiler sadece ABD’nin bölgedeki ekonomik çıkarının geliştirilmesi hadisesiyle değil, sonuçları günümüzde dahi hissedilen diğer oluşumlar açısından dahi böyle idi

Amerikanın bağımsızlığı, Avrupa’nın emperyalist misyonundan kendini koruma düşüncesi ve “Amerika Amerikalılarındır” ilkesiyle dünya politikasından uzak durmayı hedeflemiş, bunun doğal karşılığı da Avrupa’nın Amerika’dan uzak kalması durumunu beraberinde getirmiştir. Ancak dünyanın Avrupalı emperyalistler tarafından paylaşılması durumuna kayıtsız kalmak büyüme hedefleri olan ABD için son derece yanlış olacaktı. Aynı şekilde emperyalist tavrın içerisinde bir devlet olarak dünya arenasına çıkmak da “Monroe Doktrini”ni çiğnemek anlamına gelmekteydi. Son derece karmaşık olan bu işin içinden çıkmanın tek yolu vardı o da Amerikan Protestan misyonerliğiydi.

Önceleri yani, 1797'de, 1804'de, 1811'de Amerika, Osmanlı Devleti'ni ticari potansiyel olarak görürken, 1819'dan itibaren Amerika'nın Türkiye'ye bakış açısı değişmiş, ticaretle girdikleri Osmanlı Türkiye’sindeki ortamın müsaitliğini kavrayıp misyoner faaliyetlerini yürütebilecekleri yeni bir dönemi başlatmışlardır.

Amerikan misyonerleri ve Amerikan Protestan kilisesinin faaliyetleri, Amerika'daki Türk düşmanı Ermeni Propagandasının da esas noktasını teşkil etmiştir. İlk Amerikan tüccarlarının Boston'dan gelmesi, özellikle Boston-İzmir limanlarını sürekli kullanmaları ve Türkiye'de simsar olarak Türkiye Ermenilerini bu işin içerisine sokmalarıyla gerek İzmir'de gerekse Boston'da büyük bir "Ermeni Burjuvazisi"ni ortaya çıkarmıştır. Amerika'nın dışa yönelik misyoner örgütü, "American Board of Commisioners for Foreign Mission" (ABCFM) adlı misyoner örgütünü 1810 yılında Boston'da kurması] ve bu örgütün 1819 yılında Türkiye'yi programına alması, 1820'lerden itibaren de ilk misyonerlerini Anadolu'ya göndermesi, bunun yanında Amerikan Proteston Kilisesi'nin kendisine hedef kitle olarak Türkiye Ermenilerini seçmesi ve bu yönde Anadolu'da Ermeniler üzerinde faaliyet göstermesi, Türkiye'de ve Amerika'da siyasi Ermeni hareketinin de filizlenmesini gerçekleştirmiştir. Türkiye'ye Ermeni sorununun tohumlarını atanlardan birisi de "American Board of Commisioners for Foreign Missionse adlı misyoner kuruluşuyla 1820’li yıllarda ABD olduğu iddia edilebilir. Amerikalı Tarihçi Justin McCarty, Osmanlı kontrolünün dışındaki bu okulların Ermeniler arasında milliyetçilik duygularını ortaya çıkararak artırdığını belirtmiştir

1. 2. ABFCM’nin Türkiye’deki Faaliyetleri

ABFCM, Anadolu’daki ilk merkezini  1820 yılında İzmir’de kurmuştur. Bundan sonra 1823’te Beyrut’ta, 1831 yılında İstanbul’da, üç yıl sonra 1835’de Trabzon’da ve dört yıl sonra yani 1839’da da Erzurum’da misyoner merkezlerini kurmuşdur. Bunları 1847’de Antep, 1851’de Sivas ve 1852 yılında Adana ve Merzifon izlemiştir. 1853 yılına gelindiğinde Diyarbakır’da da açarak merkezlerini giderek çoğaltan ABFCM, 1854 yılında Maraş, Kayseri ve Urfa’da, 1855’te Harput’ta, 1859’da Tarsus’ta, 1872’de Van’da merkezler açmış ve bunları geri kalan branşların açılması izlemiştir. Misyonerlerin en önemli araştırmalarından birisi de Dicle ve Fırat havzasında yapılmıştır. Misyonerler için bu bölge, en az bilinen ve en çok tehlike arzeden bir bölgeydi. 1839 yılından 1845’e kadar yukarıda adı geçen (Van, Diyarbakır, Harput, Mardin, Musul v.s.) şehirlerde halk arasına girerek buralardaki insanların gelenek ve göreneklerini öğrenmeğe çalışmışlardır. Örneğin, bu misyonerlerden Doktor  Grant, bir çok Kürt Şeyh ve ağasıyla iyi ilişkiler kurmayı başararak, kendisinden sonra gelecek olan misyonerler için zemin hazırlamıştır.. Bölgedeki Türk, Kürt, Nasturiler arasında araştırmalar yaptığı sırada Musul’da ölmüştür. Grant’ın verdiği bilgilerden sonra ABFCM, Nasturiler arasındaki faaliyetlerini daha da genişletmiştir. Grant, ayrıca Doğu’daki Kürtler arasına özel yetiştirilmiş misyonerler gönderilmesini teklif etmiştir

Osmanlı topraklarına ayak basan ilk Protestan misyoner, 1815 yılında Mısır’a gönderilmiş olan İngiliz Church of Missionary Society’e bağlı bir papazdır. Bu papazı 1820 yılının 15 Ocak’ında İzmir’e gelen Pliny Fisk ve Levi Persons adlı Amerikalı misyonerler takip etmiştir. Bu kişiler ne yapılabileceğini tespite çalışmışlardır. Örneğin, Goodel ve Dwight’in birlikte kaleme aldıkları 1832 tarihli mektup bu bakımdan dikkat çekicidir:

“Sorun, Ermenilerin iyiliği için mümkün olan en yararlı işi hangi yoldan yapacağımızdır... Onlarla ilgili olarak işe doğru uçtan başlamak için ilkokullar açmalıyız... Bir çocuğun kafasında yetişkin insanınkinden çok daha kolay iz bırakabilir... üstelik bunların pek çoğu okuyamıyor, hemen hemen tümü yazamıyor... şimdi, iki harfi birbirinden ayıramayan bu adamlara biz Tanrı’nın Kitabı’nı versek ne olur? Genişlememize gerek yok; demek ki  işe okuldan başlamalıyız

Yine bu düşünceyi, Goodell, Schauffler ve Dwinght’ın 8 Mayıs 1837 tarihli birlikte yazdıkları mektuplarında görmek mümkündür

“Bütün Ermeni ulusu eğitimin önemine yönelik bir uyanışın içerisindedir. Şimdi Üsküdar’da bir büyük kolej ya da üniversite kuruyorlar. Ancak, binaları, paraları olmasına rağmen adamları yok. Bütün bu girişime biçim ve hayat verebilmek için Ohannes’e bağımlı kalacaklar, o da bize, Öğretmenlerinin öğretilmesi, eğitmenlerinin eğitilmesi gerekecek

Ermeni yazarlarından Mark Malkasian; "ABCFM" temsilcilerinin 1820'lerde Osmanlı İmparatorluğu'na geldiğini, önceleri Müslüman olanları Hıristiyanlaştırma gayretleri sürdürdüğünü, bunun mümkün olmadığını görünce, Ermenilere yaklaştıklarını yazmıştır

 Amerikan Misyoner Örgütü Boston merkezi sekreteri Judson Smith, 1893 yılında, "Hamdolsun, Çanakkale ve Akdeniz kıyılarından Rus sınırına ve Karedeniz'den Suriye'ye kadar, Türkiye'nin hemen hemen bütün kent ve köylerine erişebildik" demiştir. Gerçektende bu misyonerler, her Ermeni köyüne ulaşmışlar, hatta her Ermeni evinin içine kadar girmişlerdir. Bu kadar kapsamlı bir çalışmayı, o zamana kadar Türkiye'de hiçbir başka örgüt başaramamıştı. İngiliz, Fransız misyonerlerinin çalışmaları, belli noktalarda sınırlı kalmış, belli kasabaların veya misyoner istasyonlarının çevresini pek aşamamıştı. Amerikan Protestan Misyonerleri, Türkiye'deki çalışmalarının yaygınlığı ve derinliği bakımından birinci sırayı aldıklarını, öteki örgütleri çok geride bıraktıklarını övünerek yazarlar

 American Board’ın faaliyetlerini özetleyen Barlett Raporu’nda ilk cümle şöyledir: “Misyoner faaliyetler açısından Türkiye, Asya’nın anahtarıdır]-

ABCFM Türkiye'de o kadar muazzam çalışmıştır ki, 1893 yılına kadar Türkiye'de 624 okul, 436 ibadethane açmıştır Bu tarihte Türkiye'de 1317 misyoner görev yapmaktaydı ve 1893 yılına kadar Türkiye'de 3 milyon İncil ve yaklaşık 4 milyon da değişik kitap dağıtılmıştı. "ABCFM..."nin 1893'e kadar harcadığı para 10 milyon doları aşmıştıBunun yarıdan fazlası Amerikan vatandaşlarından toplanmıştı. Amerikan misyoner örgütünün sekreteri Judson Smith, yukarıdaki rakamların bir bölümünü sıraladıktan sonra:

"Bütün bu asil hizmetlerimiz, Ermeni milletini bize karşı sonsuz sevgi ve şükran duygularına gark etti ve Ermenileri yüreklerini çelik bir çengelle misyonerlere bağladı. Artık Ermeni milleti, bu koruyucularının ve velinimetlerinin ellerinde bir balmumu parçası gibidir"

Diyerek Ermenilerin ABD'ye ne derece sıkı bağlı olduğunu aleni bir şekilde ifade etmiştir

Ermenilerin ABD’ye bağlılıklarının yanında, ABD’nin de Ermenilere karşı yıllarca verdikleri emekten dolayı doğal olarak özel bir ilgileri mevcuttu. Buradan yola çıkıldığında Atom Egoyan’ın senaryosuna dayanak yaptığı Amerikalı misyoner Dr. Clarence Ussher’in hatıratının hangi ruh hali içerisinde kaleme alınmış olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Atom Egoyan, Dr. Ussher’in hatıratını esas alarak senaryosunu, Ussher’in görev yaptığı yer olan Van üzerine kurgulandırmıştır. Aşağıda senaryo ile doğrudan ilgili olan  Van vilayetindeki Ermeni hareketlerinin kısa incelemesi yapılmıştır.

2. VAN’DA ERMENİ HAREKETLERİ

2. 1. Birinci Van İsyanı (1896)

Van’daki  Ermeni hareketlerinin 1914 yılına kadar  olan sürecinden  geriye doğru yaklaşık 60-70 yıllık bir geçmişi vardır. 1857 yılında Varrak Manastırı’nda bir basımevi kurulmuş ve burada Ermeni isteklerine ait eserler basılmış “Vaspurgan”, “Van Kartalı” gibi gazeteler çıkartılarak propaganda yoluyla isyana hazırlık yapılmıştır 1870 ve 1880 yıllarında ise  “İttihat ve Halas”, “Araratlı” ve  “Karahaç” gibi örgütler kurulmuştur Bu bakımdan genel olarak Ermeni isyan komiteleri Van’da diğer yerlere kıyasla daha organize ve kuvvetli olmuştur.

1872 yılında Van’da kurulan “İttihat ve Halas”, Rus taraftarı bir çizgi yürütmüştür. Böylece Rusya’dan da gördüğü destek ile kuvvetli bir siyasi teşekkül haline gelmiş ve Van merkez olarak civardaki Ermenilere sürekli isyan fikirlerini aşılamıştır

Aynı yıl (1872), Van’da kışkırtma hareketlerini hızlandırmak, Ermenileri Rus ordusu saflarına çekmek ve Osmanlı ordusuna karşı kullanmak için “Kurtuluş Birliği Cemiyeti” kurulmuştur

1878 yılında yine Van’da  “Siyah Haç Cemiyeti” diğer yaygın adıyla “Karahaç”, kurulmuştur ki, bu örgüte verilen ad, üyeleri arasında sır tutmayanları listedeki isimleri üzerine haç işareti çekerek idama mahkum etmelerinden ileri gelmiştir. Adı geçen cemiyete üye olarak girenler büyük bir mesuliyetin altına girmiş oluyorlardı. Örgütün ileri gelenleri Rusya’dan gelen Ermenilerden oluşmaktaydı. Genel olarak bu örgütleri Rusya’dan gelen doktor Navarstyan tanzim etmiştir. Örgütlerin faaliyetleri birkaç yer ve koldan idare olunmuştur. Bunlardan birisi Tiflis’tir. Buradan silah ve cephane tedarik etmek üzere icap eden paralar gönderilmiştir. Haziran 1896 da başlayan Birinci Van isyanının hazırlığı  yukarıda da anlatıldığı üzere, geriye doğru uzunca bir zaman dilimini almıştır.

Van’da ki  Ermeni komiteleri buradaki  Türkleri yok ederek bölgeyi ele geçirmek için kurulmuş, sürekli dışarı ile irtibatta bulunarak silah tedariki sağlamıştır. İsyan öncesi Van konsolosu yüzbaşı Clayton 12 Ekim 1890 tarihli raporunda; Rusya Ermenistan’ından Türkiye Ermenilerine silah göndermek için cemiyetler kurulduğu ve silahların dağıtılması için ise ajanlar angaje edildiği yolunda bilgiler elde edildiğini yazmıştır. Clayton, 1890 Kasımında  da Ermenilerin isyan hazırlığı içerisinde olduğunu ve Amerikalı bir misyonerden Van’da Rusya’dan gelen bu silahların dağıtıldığını öğrendiğini raporunda ifade etmiştir.İsyanla ilgili olarak  Van’da konsolosluk yapmış olan General Mayewski, 1895 yılında Van’daki ihtilalcilerin Avrupa’nın ilgisini üzerlerine çekmek için bir takım politik cinayetler işlediklerini, zengin Ermenilerden haraç topladıklarını, 1895-1896 kışında Van’daki Ermeni geçlerinin müfreze ve kıta talimleri yaptıklarını ve baharla birlikte Van ve çevresinde çeşitli katliam olayları gerçekleştirdiklerini rapor etmiştir

1896 Haziranın ilk günlerinde  Van’da Ermenilerin devriye gezen Türk askerlerine ateş açtıklarını  İngiliz Başkonsolosu Williams  raporunda anlattıktan sonra Ermenilerin bu tutumlarının son derece yanlış olduğunu kendilerine çok defa söylediğini yazmıştır

3 Haziran’da başlayan olaylar 4 Haziran’da hız kazanmış ve 6 Haziran 1896 Cuma sabahı erken saatlerde silahlı Ermeniler tarafından isyan şiddetlenmiştir.

6 Haziran gününü İngiliz Konsolos Williams, raporunda şöyle anlatmıştır:

6 Haziran’da Amerikan misyoneri Dr. Regnault ile birlikte asilerin savunduğu iki yeri gördüm. Korunma usulleri beni şaşırttı. Kendileri, İran’dan yardım kuvvetleri gelinceye kadar on gün dayanacaklarını söylediler. Bunlar arasında Amerika, Rus, Bulgar tabiyetinde olanları da vardı. Asilerin toplamı da (600)’e çıkar.

8 Haziran günü şiddetlenen çarpışmalar, 10 Haziran ile 16 Haziran arasında Ermenilerin vur kaç taktikleriyle veya mazgallardan Türklere açtıkları ateşlerle sürmüştür.

Hükümet, bütün bunlara rağmen sağduyusunu korumaya çalışmış, Ermenilerin teslim olmalarını istemiş ve bunun için Van’da bulunan konsolosluklara müracaat etmiş, Ermeni temsilcilerin, isyancıların, teslim oldukları takdirde Van kalesinde muhafaza edileceklerini söylemiştir. Ayrıca, bunlar hakkında bir karar verilinceye kadar yabancı mümessillerin kontrolünde olmalarını ve afları için tavassutlarını teklif eden Van Valisi Nazım Paşa başta olmak üzere Sadettin Paşa, Şemsettin Paşa ve Van Vali vekili C. Melik imzalı bir beyannameyi konsoloslara iletmişlerdir.  Konuyla ilgili olarak konsoloslar Hükümetin bu ılımlı yaklaşımını uzlaşıcı görmüşler ve bu şartlarda Ermenilerin silahlarını bırakması gereği üzerinde bir karara vararak durumu Ermeni çetecilere bir mektupla bildirmişlerdir

Sadettin Paşa, 23 Temmuz 1896 tarihli raporunda, konsoloslar tarafından yapılan bu ılımlı teklife rağmen isyancıların silah bırakmadıklarını, tavsiye ve nasihatleri kabul etmediklerini bildirmiştir

İsyan, 10 Eylül 1896’da tekrar başlamış, 14 –15 Eylül’de evlere sığınan Ermeni isyancılarla çatışmalar devam etmiştir.

Yaklaşık beş ay süren bu isyan, Ekim ayı sonlarında büyük oranda bastırılabilmiştir. Ancak tam anlamıyla bitirilmiştir de denilemez, çünkü 1897 yılında da devam etmiştir. Hariciye Nezaretinin 10 Ağustos 1987 tarihli dış temsilciliklere gönderdiği telgrafta: “ ...Ayın 7’sinde Ermeni çeteleri Haydıranlı ve Mazkiri aşiretlerine saldırmış ve çok vahşiyane hareketlerde bulunmuşlardır, 116 kadın ve çocuğu öldürmüşlerdir. Takip edilen âsîler İran’a kaçmış olup hudut bölgelerinde gerekli tedbirler alınmıştır” diyerek bilgi vermiştir

Birinci Van isyanında umduklarını bulamayan ve başarısızlığa uğrayan Ermeniler bu defa propaganda yoluyla Şemsi Paşa’nın kendilerine işkence yaptığı yaygarasını yapmaya başlamışlardır

2. 2. İkinci Van İsyanı (1915)

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın müttefiki olarak girmiş ve  3 Ağustos 1914’te seferberlik ilan etmiştir. Seferberliğin ilanından yaklaşık 27 gün sonra yani 30 Ağustos 1914 tarihinde Zeytunlu Ermeniler Osmanlı bayrağı altında savaşmayı reddederek kendi subaylarının yönetiminde bir “Zeytun Fedayi Alayı” kurarak resmen isyan etmişlerdir

Osmanlı Devleti henüz savaşa girmeden önce Rus-Ermeni yakınlaşması hakkında bilgi sahibi olmuştur. Alman Yarbaylarından Guze de Türkiye’deki Ermenilerin, Türkiye aleyhine taşıdıkları zararlı fikirleri, Rusların ilerlemeleri halinde eyleme dönüştürecekleri ve ayaklanacaklarının bilindiğini yazmıştır Bu amaçla, 19 Temmuz 1914 tarihli Rusların Kafkasya Ermenileri aracılığıyla yapmakta olduğu kışkırtmalara karşı alınacak önlemleri belirten 3.Ordu Komutanlığı emri çıkartılmıştır

Emirde, Rusların Kafkasya’daki Ermeniler vasıtasıyla Türkiye’de bulunan Ermenileri teşkilatlandırıp Osmanlı Devletinden zaptedecekleri yerleri Ermenilere vererek istiklâllerini temin vaadiyle teşvik ettikleri, daha da ileri giderek bölgede yaşayan köylülerin giymiş oldukları kıyafetleri giyerek Ermenilerin yaşadıkları köylere silah ve cephane soktukları  ve hatta Rus Generallerinden Loris Melikof’un oğlunun bu maksatla Van’a gittiği haberi alınmış olduğu ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması gereği bildirilmiştir

6 Eylül 1914’te Başkomutanlık tarafından 3. Ordu Komutanlığına gönderilen mesajda, Van’daki Ermenilerle Rusların haberleştiklerinin istihbar edildiği bildirilmiştir.

Benzer bir telgraf 14 Eylül’de Erzurum Vali Vekili Defterdar Cemal Bey tarafından 3. Ordu Komutanlığına çekilmiştir Telgrafta, “Rus Hükümetinin Kafkasya’daki Ermenilere görülmedik derecede güvendikleri, onları kendi tarafına çekip Doğu Anadolu’da istedikleri anda isyan çıkartarak iç işlerimize karışmaya çalışacakları ifade edilmiştir.

18 Eylül 1914 tarihli Bitlis Valisi Mustafa Bey’den 3. Ordu Komutanlığına çekilmiş olan şifreli telgrafta: “Seferberlikten sonra bu bölgedeki Ermeniler, komitelerin talimatlarına göre Kafkasya Ermenileriyle birleşerek Rus Ordusunun harekatını kolaylaştırmaya karar vermişlerdir denilmiştir.

14 Ekim 1914’te Beyazıt Mutasarrıfı’nın Dahiliye Nezaretine gönderdiği mesajda ise 26 Eylül’de Van, Muş, Bitlis ve Kars’da  Ermeni gönüllülerinin toplanarak saldırı hazırlıklarında bulunduklarını, hatta içlerinden birkaçının Van’a gittiklerini bildirmiştir

Kasım ayı içerisinde artık Osmanlı Devleti sıcak  savaşın içerisindedir.

29 Kasım 1914’te Van’da büyük bir isyan çıkacağının haberini Jandarma Tümen Komutanı Kâzım Bey, yakalanan iki casusun ifadelerine dayanarak Başkomutanlığa bildirmiştir. Telgrafında Kâzım Bey: “Derdest edilen iki casusun ifadesinden bu günlerde Van’da ve vilayet dahilinde kıyam olacağı anlaşılmıştır. Ahvalde bunu gösteriyordiyerek eğer böyle bir kıyam olursa müşkül bir vaziyette kalınacağını bildirmiştir Bir gün sonrasında ise, Van Valisi Cevdet Bey, Rus kuvvetlerinin Kotur’dan Van’a doğru ilerlediklerini, Ermenilerin Van’da herhangi bir olay çıkarmamalarına çalıştığını bildiren telgrafı çekmiştir Van’dan 2 Aralık tarihinde çekilen diğer bir telgrafta ise, Ermeni erlerden firariler olduğu ve bunların Rusların tarafına geçtiğini haber vermiş 4 Aralık 1914 tarihli Van seyyar Jandarma Tümen Komutanı Kâzım Bey’in bir diğer telgrafında ise düşmanın bölgede ele geçirdiği yerlerde Müslüman ahalinin elindeki silahları alıp Ermenilere verdiği ve Ermenilerden kıtalar oluşturduğu bildirilmiştir

2. 3. İsyanın Başlaması ve Gelişmesi

Henüz isyan başlamadan Van’ın içine doğru çevre köylerde bulunan Ermeniler, kafileler halinde yerleşmeye başlamışlardır. Seferberliğin ilanıyla birlikte askere çağrılan Ermeniler de firar ederek birçoğu Van’a gizlice gelmişlerdir. Bu durum hükümetin de gözünden kaçmamıştır. Vali Cevdet Bey, Ermeni komite reislerine bu göçün nedenini sorduğunda “Köylerde geçim daraldı, akrabalarımızın yanına göç etmeye mecbur kaldık” gibi bahaneler ileri sürerek cevap vermişlerdir

Ekim ayına kadar Van ve çevresindeki bütün gençler askere gitmişlerdir. Van’da yaşlı, kadın ve çocuklardan başka kimse kalmamıştır. Ekim ayının  bu günlerindeki en üzücü haberlerden birisi  Harput’ta bulunan kolordunun Erzurum’a doğru hareket ettiği haberinin duyulması olmuştur. Bu haberden birkaç gün önce bu kolorduya bağlı tümenlerden birinin Muş, diğerinin de Elazığ’dan yola çıktığı haber alınmıştır. Kolorduya bağlı Van’da bulunan Üçüncü Tümenin de Van’dan ayrılacağı haberi duyulmuştur

Elde edilen istihbaratta, şehirde silahlı 30-40 bin silahlı Ermeni olduğu ve Rusların Van’ı işgalini  bekledikleri bilinmekteydi. Hatta Ermeniler, bunun için Van’ın çevresinde tedhiş faaliyetlerine başlamışlardı.

15 Aralık 1914 tarihli Dahiliye Nezaretinden Van Valisine gönderilen telgrafta, Reşadiye ve Karçıkan telgraf hatlarının bazı kısımlarının Ermenilerce tahrip edildiğini ve bunlarla çatışmaya girildiği ve bu konuda bilgi gönderilmesi istenmiştir.

Bu arada Van’ın çeşitli köy ve kasabalarında Ermenilerin isyan halinde oldukları haberleri Van’a gelmeye başlamıştır.

Van Jandarma Tümen Komutanlığının 16 Mart tarihli telgrafında , Van Vilayetinin Şatak kazasında Ermenilerin jandarma karakoluna ve erlerine saldırdıkları ve telgraf hatlarını kestikleri bildirilmiştir. Van Valisi, 20 Mart’ta (1915) artık vilayetin her tarafında çarpışmaların olduğunu ve gittikçe şiddetlendiğini bildiren haberi Başkomutanlığa iletmiştir.

Böylece Van isyanı bütün şiddetiyle başlamıştır. Gerçekte bu isyan, yukarıda da anlatıldığı gibi, birkaç ay içerisinde olgunlaşan ve patlak veren bir hadise değildir.

Van Valisi Cevdet Bey’in Dahiliye Nezâreti’ne çekmiş olduğu 23 Mart 1915 tarihli  telgrafında, Van’ın çevresinde bulunan bir çok köye Ermenilerin saldırılar düzenlediğini, bu saldırılara önlem olmak için kırk kişilik iki müfreze gönderdiğini, bunlara 70-80 kadar daha milis’in katıldığını ancak yine de yardıma ihtiyaçları olduğu ve gerekli yardımın yapılacağını bildirmiştir

Van Valisi Cevdet Bey’in 11 Nisan 1915 tarihli Van’dan çektiği diğer bir telgrafta: “ Van’a gizlice 4000 kadar Ermeni çetecinin getirildiği ve bölgedeki Ermenilerin köyleri basmaya, yakıp yıkmaya, kadın, çocuk ve ihtiyarları yersiz yurtsuz bırakmaya başladılar.” şeklinde bilgi verilmekteydi.

Nitekim, 15 Nisan 1915 günü Van’da başlayan Ermeni isyanınıRus General Maslofski, Van mıntıkasında durumun karışık bir hal aldığını ve bölge de bulunan Ermenilerin Türklere yönelik katliam hareketlerinde bulunduklarını yazmıştır

Erzurum’dan Van’a doğru yola çıkan Rafael de Nögalis, genel durumu ve Van isyanını yazmış olduğu hatıratında şöyle anlatmıştır:

Harp ilânı başladıktan hemen sonra Erzurum meb’usu Pastırmaciyan 3. Ordudaki  bütün Ermeni zabitan ve neferleriyle Rus tarafına geçmiş ve Müslüman köyler ahalisini bilârahmü şefkat yakmak, katletmek  için Ruslarla birlikte Türk arazisine girmişti

Ermeniler tabancalarıyla iyi silahlandırılmışlardı; bu tabancalarla kısa mesafelerde iyi netice istihsal ediyorlardı, adeta makinalı tüfek gibi

Buraya geldiğim gün Van muhasarası başlamıştı. Aram Pş. maiyetindeki Ermenilerin miktarı Mis Knapp ve Mösyü Ruşduni (Ruschduni) tarafından vaki olan neşriyata göre 30.000 ve daha fazla tahmin edilmektedir. Şehri ihata eden surlar ve Aykestan (Aikesdan) yani Bağlar Mahallesi Ermenilerin elinde idi. Biz de kaleye ve şehir civarına hâkim idik, buralarda demir bir çember vüruda getirmiştik; bu çember her gün yaptığımız ilerleme nispetinde darlaşıyordu. Van’ın muhasarası esnasında yapılan muharebeler gibi şiddetli muharebeleri nadiren görmüştüm. Dar bir saha dahilinde bilâ fasılıa çarpışılıyordu. Ekseriya bir tuğla duvar bizi düşmandan ayırıyordu. Hiçbir taraf, Hıristiyan, İslâm birbirinden af talebinde bulunmuyordu

“Modern topçu olarak emrimizde birkaç sahra topu vardı; bunlardan iki buçuk batarya mantelli, birkaç düzine, yuvarlak mermi atan, eski toplardan vardı

Van’daki mevcutları 30-40.000 civarında olan Ermenilerin elinde binlerce mavzer tabancasından başka çok miktarda filinta ve tüfekte vardı, bunları seneler boyunca satın almışlar ve depolamışlardı. Hatta Ermenilerde, bize çok zaiyat verdiren, el bombası da mebzulen mevcuttu.

“Biz filhakika kaleye sahip idik; fakat topçumuzun şehre karşı istimali hemen hemen mümkün değildi. Her taraftan vaziyet Ermeniler için daha müsaitti; hele sayı olarak üstünlük tamamıyla Ermeniler tarafında idi. Kendileri tarafından da açıklandığına göre Ermenilerin kuvveti yukarıda da zikredildiği gibi 30.000’den fazla idi, tabi buna her gün çeşitli köy ve kasabalardan Van’a akın akın gelenlerin miktarı dahil değildir]-->

...Ermeniler kitle halinde Yedikilise manastırı etrafında toplanmışlardı; geri çekilmemiz halinde toplanan bu Ermeniler, bizim için hakiki tehlike teşkil ederdi. Bu sebeple Erzurum jandarma taburuna, Ermenileri bulundukları yerden dağıtmak vazifesi verildi. Ermeniler böyle bir taarruzu hiç beklemiyorlardı; bu tarihi binayı, binlerce senelik kütüphanesiyle birlikte Türklerin eline düşmemesi için derhal ateşlediler.”

20 Nisan 1915’de Van’daki Osmanlı Bankasını, Duyun-u Umumiye binasını ve Postaneyi yakan Ermeniler, bununla da yetinmemiş ve Müslüman mahallelerini ateşe vermişlerdir Gittikçe büyüyen isyan hakkında Cevdet Bey aynı gün  (20 Nisan 1915) tarihli şifreli telgrafında, şehirde çarpışmaların bütün şiddetiyle sürdüğünü, çoğu asker olan isyancıların planlı ve organize şekilde hareket ettiklerini bildirmiştir

2. 4. Rusların Van’ı İşgali

Van’da cereyan eden şiddetli çarpışmalarda karşılıklı kayıplar verilmiştir. Bir gece yüz kişilik bir Ermeni çetesi kaleye tırmanarak Türk topçularını öldürmüş ve kaledeki topu tahrip etmişlerdir. Ermenilere karşı yapılan taarruzlarda binlerce Türk şehit edilmiştir öyle ki şehirde eli silah tutanların sayısı iki bine düşmüştür

Rusların Van’a 15 Mayıs’ta girecekleri hesaplanmıştı. Bu yüzden Vali Cevdet Bey, göç etme imkanı olmayanların emniyetini sağlamak ve Ermeni saldırılarından korumak için ilk etapta Ruslarla görüşmeler yapmış ise de bundan bir sonuç alamamıştır. Zira Rus ordusu Muradiye üzerinden Van’a doğru ilerlerken Müslümanları kılıçtan geçirmeye, Ermenilerden daha zalim ve insafsız katliamlara başlamışlardı. Bu katliamlardan ka

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı